kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için/ unutmanın ve hatırlamanın kronolojisi/ zeigarnik etkisi/ tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç/ krala veda/ çiçek tozu


kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için

a-1 kitap hediye notu

Hayatın, en sıkı bağları bile koparabilmek gibi bir hüneri var. Zamanın da hep bir gerisi var ama oraya dönüşü hiç yok. Yine de dünyanın yuvarlaklığının en uzak yolları bile karşılaşmalara çıkarabilen, geçmiş zamanın gelecekte bekleyen ve önümüze şimdi olup dikilebilen mucizelerine içtenlikle inanmayı sürdürmeye çalışıyorum.

Geçen yaşam süresince kıldan ince ama bir ucu sende bir ucu bende kalmayı sürdürmüş bu yakınlığa sahip olduğum için memnunum. Bu yakınlığın inançlarımı pekiştiren yanına da.

“… …”ni pek çok insanla paylaştım. Hediye ettiklerim, hikâyesinden bahsettiklerim oldu. Bu kitapla ilgili kendi hikâyemin minik, ufak bir kısmını da şimdi seninle paylaşıyorum. Ve ilk kez bu kitabı kendi kitaplığımdan çıkarıp birisine veriyorum.

Kitabın bir yerlerinde, …’in kendisine …’u hatırlatan yerlerden geçmesini alıkoymasına yardımcı bir harita oluşturmaya çalıştığını göreceksin.

Yıllar yıllar önce, o günlerdeki beynimin kıvrımlı yollarının haritasını evinin yolunu bilir gibi doğal bir güdüyle bilen bir kadın, şehrimin her bir miliminde onunla yaşıyor olmaktan kaçmak için oradan gittiğimi söylediğimde bana döndü ve dedi ki: “Senin sokakların beyninin içinde. Nereye gidersen git, oralarda yürüyeceksin.”

Muhtemelen ömrümün sonuna değin sürecek olan bir alışkanlığı bu cümleyle somutlaştırdım. Gitgide daha da bilinçli bir hâle bürünen. Hâlen daha kendi beynime bakmak ya da birisine göstermek istediğimde, şehrimi gören yüksek tepelere çıkar, çıkarırım.

Bu gevezeliği neden yaptım?

Ortak ya da farklı haritalara sahip kendi şehirlerimizden birinde, yıllar sonra görüşebildiğim sana belki de tek bir şey olabileceğimi düşündüm: bir çeşit umut.

Bu kitap hoşuna gitsin ya da gitmesin. Bu …yi bir gün gez ya da gezme. Hayat sana şehrinle, evinle, en sıradan eşyalarınla, belki henüz yaşanırken yalnızca senin dikkat ettiğin, daha o anda senden başka herkesin unutacağı hatıralarını, beynini, kalbini ve içinde düşünüp çarptıkları dünyanı böyle titizce ve özenle kurup koruyabileceğin bir ömür nasip etsin.

Seninle kendim için, kendime dair dilediğim bir dileği işte böylece, bir kısmıyla paylaşıyorum.

Ve sana bir de sır vereyim:

Bu kitabın mutsuz sonla biten hâlini yazmak elimden alınmış -iyi ki de alınmış, yoksa ben yazmak zorunda kalacaktım-. Mutlu sonlu versiyonu, …’in de dediğini göreceğin gibi, zaten birkaç cümleden fazlasına gerek olmayan, yaşanmış bir serüven olurdu. Yazılması gerekeni elimden alan bu kitabın yaşanacak olan mutlu bir sonu bana bıraktığına da içtenlikle inanmayı sürdürüyorum. Ve asıl büyük hikâyemin de o mutlu sonun diğer muhatabı olan kimse için yaşana yaşana içimde biriktiğini, lafa başlarken bildiğim mucizeleri bilir gibi biliyorum.

Bu kısa yazıda kendime ve sana dair bilerek eksik bıraktığım yerleri, birlikte doldurabileceğimiz zamanlarımız olması niyetiyle.

a-2 şişe

esti rüzgârın

gönlünce savrulsak da

ömrünce dinmeyecek

amenna

bıçağını indir derinime

kemiğime değ

iliğimi bul, sancımı kes

huzur bu mu demek

tenindeyim kanımla

gerek yok dahasına

sonrasızca boğuldum

damla damla doğruldum

genzimi yakan votkayla

sonrasızca oturdum

içmeye koyuldum

dudağının lekesi bardağımda

öptüm tüm uçlarından

başım omzundan kucağına

inip kaydırağınla

farkındasın koyun koyunayız

sevginin telvesi damağımda

neon ışıkları

soluyor göz rengim

peçetelerde kirpiklerin

sızıyor kapaklarından

her yaş ayrı bir gün

a-3 karşı karşı

yola revan olmuştum zamanın tam ortasını bulmuştum

ortasında gözü vardı ta gözünden vurmuştum

dalda turna bırakmamıştım

dalgalardan bir türkü tutturmuştum

dalgasına hep hepsi dalgasına

dört ortalı dört okka bir defter tutmuştum

hergele biçim geçmiştim zamanın tam ortasından

zamanın ta ortasında durmuş

zamanın ta ortasını bulmuş

tam zamanında orda olmuştum

te ne zamandı

bi’ derli dertli toplu duruş

ince kıyım bir reverans yapmıştım

bende bir kalbin birörnek yarası vardı

ilmek olsa örülmezdi kıymık oldu battı

ve çektiğim yerde kaldı

a-4 söngün

bütün şehri karşıma aldım

seninle bugün karşılaşmadım

zaman bitmese ne yazar

geçmişken zamanımız

geçmişken zamanımız

yürünmeyen yağmur ne işe yarar

yaktın

yandın sandın

yanıldın

suya yazılı’ydın

a-5 tekrarı yok

sen bütün yalanlarınla

yine de dürüst

ben bütün doğrularıyla

nasıl da yalancı

aynı şeyi konuşup

ayrı yerlerde durduk

yumup gözümüzü

görüp yüzümüzü

yollanmayacak bir mektubun

edilmeyecek bir telefonun

sözünü verip yazıp arayıp

tekrarı da sonu da yokken

ne beklemenin ne beklememenin

havada asılı

havada asılı

düşünceme girdin düşüm oldun

düşün ne denli düşünüldün

gayrı kim uyanıp da

peşin sıra düşsün

bir kışa yeter bu

pek kısa yaz yağmuru

da bir kişiye yeter mi

b-1 bi çift yalnızız

o güzün gecesinde

elbette ki kate winslet’ten

bir poz kesiyordun ya, saçlarından mütevellit

güldüğün hoş bir kesit

iyi bir âşık değildim

yüreği menkul kendinden

yirmilerimde o vakit

bi’ çift yalnızdık

hem yalansız hem ansız

soğudu kanımız

kaldı mı geride kıyımız

oturduğumuz kayalarımız

hep o aynı sahildeyim

gönlün ecza dolabıydı, sevgim reçetesiz yağmaladı

sen tükendin bana da yaramadı

ilacım, bizzat senmişsin

bittiğinde aydım

b-2 10 aralık 2019

olacağı bilmek

ve mümkünlerimi

bunları anlamak

tam tersi hâlinden

daha fazlasını katmadı

bana

istemek bir inşa değil

bir düştü

ve fazla uyarılmak da

nasırlaştırır hisleri

dahası yok

istemiyorum bu

heveslenmek

nişan alınıp avlanabilecek

bir kafese kapatılabilecek

gülü kana bulayabilecek

kanatları pır bir kuş

değil artık

benim için yakalanabilecek

dallarımı yanlarıma indirdim

konacağını bulamasa da

sıçmasına hâlâ açık pist kafam

talih kuşunun

eğer varsa

b-3 evinizde bulamadık

gözlerini belertiyor elleriyle belirtiyor

dişlerini sıkıyor sesini kısıyor

dedirten bunu bana yine benim sana

çatı katının balkonunda

geç bir kahvaltı yapan

o erkek ve kadına

kendi soluna leğen kemiğine

yasladığın “masumiyet” kolisi

içinde en üstte bi’ çift çizme

ve eşantiyon bir ciltli defter

sana aldığım bir kitapsa

tek şey bırakmadığın rafta

henüz tek toz üzerine konmamış

iki yerin altını çizmiş

bana böyle veda etmiş

ve salondan odamıza bir daha

çıkamayacağımız merdivenimizde

bıraktığın yedek anahtarın

aslı da kalmayacak

iki katı gibi evin

ikiye katlandım kendi üzerime

son dubleyi vurdum dublekste

çekip çıktığım kapıda

tırnaklarının son izleri

tahrip etmiş zamklı kağıdı

üzerinde sonsuza dek geçerli bir not:

“sizi evinizde bulamadık…”

b-4 benim kudretli baltam

defterler açılır, tutulur, kapanır. defterler unutulur ama unutmazlar.

bu defteri sırf kendim için kapatıyorum. birisi için ya da birisi benim için açmasın diye.

birisi okusun, okuyayım diye değil. ben yazarak unuturken, unutanın kendisi de olmamak için tuttum.

aydınlığa alıştığında

kısık ışıklar da karanlık gelir

parlak gözlü insana

kör gözler iyi bilir

karanlıkta nereye

bakmak gerekir

artık ölüm korkusu

pencere pervazı

balkon korkuluğu

kıyılarında durduğumda

bi’ iki adım geri attırıyor bana

asla uymadığım için hiç unutmadığım öğütler

bir

kadının seni yatağıyla aldatmasına asla müsaade etme

iki

nasıl geldiyseler öyle giderler

sabahın köraydınında beni uyandıran ya da uyutmayan

eski bir aşka dair ettiğim dün gecenin

lafları değil

sabah uyanıyor değilim

uyuyamıyorum

poşet yeşil çay içtim

kitap falan okuyor

ve iyiden iyiye sıkıcı bir adamlaşıyorum

betofının sağırken senfoni yapması mantıklıdır

ama bir sağıra betofınlık yapmak budalacadır

bendeyse dahası var

birkaç gece önce başlayan bir bitiş

olmalı kanaatindeyim

uzun ince silindir bir bardağın içinde

yani nasıl geldiyse öyle gider

bugünse bir başka bitişi bitirmeye randevuluyum

başlayacak sanıyor götümü

karşısındaki koltuğa rezervelemiş

şimdiden eski şimdisi köhne

güzel kadın

en azından birisinin yatağına

aldanmanın önüne geçeceğim

bugün düşününce güzelim

dün bugün olmuyor

duman oldum tütüyorum

bunu içimde tutuyorum

bir vapurda bacayım

şimdi ne yapacayım

dünya bizdendir bizden yanadır

iyi güzel de dünya ne yandadır

gayrı bir kuyuda karanlıksın

karanlık dipsiz

kuyu susuz yusufsuz

yazdım işte.

b-5 mümkün değilmiş

başım çatlıyor, gözlerim kan çanağı.

öyle dingin, öyle dinleğim.

lambama börtü böcek üşüştü, içinde ölüp kalıyorlar.

deniz ikiye bölündü, ikimize de yetmedi.

sana yol verirken beni dibine çekti.

neyim varsa fırlattım attım.

kumumdan tozumdan silkelendim.

kağıt kesiklerini, tırnaklarıma sinmiş kirleri, mürekkep lekelerini parmak uçlarımda hissettim.

mümkün, güzel bir kıyıydı.

çıkmak mümkün değildi.

göğsüm beni topyekûn kafesliyor.

panik atak, derinlerimde gümleyen.

yüzeye vuruyor, sesi ben oluyorum.

yakamda yaftam, çıt çıkarmadan.

bir an, kalbim çatlıyor diye korkarken, kulağımı bir başka vücuda dayıyorum.

duyduklarıma dayanamayıp daha fazla dinleyemiyorum.

yine de zarımda çınlaması kalıyor, yırtılıp patlıyor.

tıkamaya geç kalmış oluyorum.

sonra adım sesleniliyor ama sesleneni kayıp.

yastıkta makyajı, yorganda teri.

üzerimden silinsin diye suyun soğuğuna girip, sudan soğuk ağlıyorum.

ayılamayıp şofbeni üçe çekiyorum, arınamıyorum da.

silinenin kendim olduğunun ayırdına varıp.

mümkün, güzel bir kıyıydı.

çıkmak mümkün değildi.

boynumda morluklar, sırtımda çizikler.

çöpümde, bitmiş ruj ve kırık tırnak.

kendimi bir başka yatağa yatırıyorum.

bari kadınlar pansuman olsun, beni yarım saatçik uyutsun.

boşver, boşver… haklısın, biliyorum.

ağrımı kesen, acımı dindiren şifalı merhemlerini süründüm.

o gün, yakın bir karşından seni gördüm.

çoktan, karşılıklı ama inanamadan terkedilmiştik.

ben de hep korkulardan ibarettim.

sen seversen gözüken bir hayalettim.

gel gör ki takatim kalmadı.

yine de en büyük inancım varlığına, şairin dediği o büyük insanlığınaydı.

bir zamanlar bahçem dediğim göğsünde artık salıncağım olmasa da.

soru işaretleri kalktı, sorun işaretlerde değilmiş.

kancası devrildi noktası kaldı, takılmamak mümkün değilmiş.

mümkün, güzel bir kıyıymış.

çıkmak mümkün değilmiş.

unutmanın ve hatırlamanın kronolojisi

1- bataklığın kalbi

her yanı yosun tutmuş kayalar

tanrıdan verilecek can arıyorlar

dizime kadar çamur, doldu taştı çizmemden

zift, metan, sülfür girdi genzimden

katran kuşanmış üstüne sarmaşıklar karmaşık

bataklığın kalbiydi bu, durumuna alışık

nereye bassam nerede dursam balçık cırlıyordu

çarpıyorum sanan yürek çırpındıkça batıyordu

gel diye fokurdayan oydu biliyordum

yaklaştıkça daha da, daha da diyordu duyuyordum

bir kedi gördüm orada mırlıyordu derdiyle

ısırganlar dikenler içinde can havliyle

kulakları eksilmiş kuyruğu sallanmakta

kırık tırnaklarının arasından irin akmakta

sordum bataklığın kalbine, neden beni çağırdın

sordu bana, cevabını neden bende aradın

sen bataklığın kalbi, bataklık da dünyanın

sivrisineklerine vurgun masmavi damarlarının

yılanlar oluklarına çekilip

fareler yuvalarına gidip

yorulmuşken asfalta basmaktan ayaklarım

etimin her zerresine hücumda karıncalarım

batacağım eylesem de eylemesem de

ağzımda yüreğim, nabzım gözbebeğimde

kurtarılmalı kendimin bu en ücra köşesi

üstüm başım yara bere, elimde ispirto şişesi

kalbimi buladığım bataklığı kurutacağım

ya çekip çıkaracağım ya da boğulacağım

2- 30 ekim – 15 kasım 2019

ama bir bıçakla göğsümü yarardın

kalbimin yanığını soyardın

külü dökük

sönük

hâlâ avcundan serpilirdi

en yakın yıldız adını bilmediği

sahile oturmaya koyuldum

döne bulana sana kıyılandı denizler

düğümlendim yosunlara

yapamadım

bilmediğim sözcükler arayıp

seni sevmeye çabaladım

bildiğim sözcüklerle ayrıldık

yapamadık

yara beremden bir çizik yapıyorum

birleştirmeye

zaman bu olsa diyorum

kendi üzerine büksem

geçmiş güzel bir güne gitsem

günler geçmiş ve güzellik gitmiş

geçmiş gitmiş

bulamıyorum

gün görmese de yaşlanıyor gözüm

bir damla gözyaşında ısıl ıslak

yanıyor yanılıyor mani olamıyorum

kuruduğum yerden çölde bitiyorum

dikenler geriyorsun güneşime

dokunamıyorum

sarılmaklar dolanıyor sarmaşıklar karmaşık

ellerin ellerimin kilididir aranıyorum

oysa kırılmışız eklemlerimizden

kemiksiz dillerimizden

yürekten dört oda fokurduyorum

kaynayamıyorum

3-yolların geçtiği, yılların geçmediği

yerlerden ilerledik

su yolunu bulur değildi

su yolunu bilirdi

unuttuğum sandığım gömülü duygular

bazı bazı bir ürperti

bir mide nahoşluğu gibi belirir

bir aşının hatırlatma dozu gibi beni uyarır

ve hayır

korumaz

yalnızca hasarı azaltmak adına hazır kılardı

bir depremi önceden bilebilmek gibi

ama yalnızca saniyeler önce

herşey yıkılmak üzere

yalnızca canını kurtar

hayatta kal

herşeye rağmen hayat

demişti

yaşadığımı yazmak mı

yazdığımı yaşamak mı

sorun

turuncu sokak lambasının

kollarını iki yana açmış bir mesih

ellerini koynundan ışıl ışıl çıkarmış bir musa

olduğunu düşündüm

düşen kar tanelerinin aynı soydan geldiğini

ufacık farklarla

eşsiz ve özgün

olduklarını samimiyetle düşündüm

her birinde sevdiğim bir yüzü görüp

gözlerimi bir taneye dikip

yere düşene kadar takip edebilmeyi

defalarca denedim

içtim

tanelerin düşüşlerini yavaşlatayım diye

içtim

o tanelerin

baş aşağı dönmüş dünyamın

milyon kere büyütülmüş küresinde yağdığını

düşünmeye dayanabilmek için

içtim

mümkün olmalıydı

aynı kelimelerle

başka türlü de sevebilmeliydi

insan

4-nekroloji

5-optografi

ne zaman başladığının önemi, bittiği zaman beliriyor.

birbirimizin dünyasıydık, evet.

ama kabul ki dünyayla da aramız pek iyi değildi.

kaçacak bir gezegen gibi birbirimizi bulmamızdan sonra, evlerimizi birleştirir gibi tek bir hayata geçtik ve kaçıp sığındığımız yer birbirimizken, gidip kurtulmamız gereken yer olmayı da birbirimize biz yaptık.

yaşadığımız dünyayı mahvedip, suçu da dünyaya attık.

kırmızı dantel işlemeli elbisen ve kızıl saçlarının uyumunda

acaba hangisi hangisine uysun diye diğeri var

diye düşündüğüm uyumda seni aradım.

yerlerde ve yükseltilerde, duvarlardaki girinti ve çıkıntılarda

plastik, açık ve koyu kahverengi

enlemesine uzun, beyaz alçıdan kabartmalı saksıların

ve üzerinde çinli kadınların sonsuzluğa durdukları dandik porselenden

eski kıymetsiz vazoların içindeki

begonyaların, begonvillerin, karanfillerin, sarılı turunculu mevsim çiçeklerinin içinde.

ellerimin ellerine denk oluşu gibi birörnek yeşil ve el gibi asma yapraklarının ardından bana bakışında

bu çiçeklerin hangilerine hâlâ daha bir zamanlar bana baktığın sevgiyle bakıyor olduğunu düşünürken

bana bakışını ıskalamış değil, sollayıp uzaklaşmış oldum.

siyah, topuklu sandaletleriyle taşlı sahilde altları yosunlu kayalara şöyle bir yaslanıp

bana poz vermeye giderken, taş evlerin arasında taş döşeli ara sokaklarda

ardından izleyeyim diye, önümden yürürken

topuklarının taşların arasına girip çıkışındaki asimetride ve yollarda takırdamasında

senin beni daima kendi sağına, yani benim kendi soluma konuşlandırarak yürüyüşlerimizi

beynimin kıvrımlarını, kılcal damarlarımı, kalbimin odaları arasında sonsuz yollar eyleyip

artık her biri çıkmaz birer sokak olan bu tıkanıklıklarda

bir yere varamadan dünyayı tur kere tur döndüm de kendi içimde kördolandım.

geniş, ince, metal çerçeveli numaralı gözlüğünün üzerine elini

gözünü güneş almasın diye siper ederken

beni ne kadar seçip seçemediğini

senin göz numaranı düşünerek hesap etmeye çalıştığımda

artık seninle aramızdaki mesafeye teleskopların bile kendilerini seferi sayıyor olmasına

bir büyüteçle yakılır gibi midemle yandım.

6- sonu bir yere varmayacak

dumansız ateşten

yaratıldım, sanırdım.

nasıl da kuduruktum

dayanamayıp sabah çekip gitmeyene

yastığa akmış iltihaba

sinmiş şekerli esansa.

hırçınlaşıp bunlara

pim, fünye, düzenek

yelek gibi giyinirdim

patlayacak yer arayıp

yersiz sinirlerimi.

yarı insan

yarı tanrı görüp kendimi

tanrısallığımı aşağılayıp

ölünmeyecek bir yaşamda anlam bulamazdım.

içimdeki çocukla gırtlak gırtlağa

dolanıp salıncağın zincirine

her seferinde boğulan.

sıcak asfaltını ilk tıkırtıda

terkeden o kertenkeleydim

hep tetikte, hep huzursuz

varsa bir kaderim

buydu, her zaman böyleydi.

sırf çene, gedikleri tıkar gibi

laf sokuşturup ayırt etmeden

kim varsa, kim alınırsa

bananeydi, bahaneydi

katlayıp sıkıştırılan

bir kağıt gibi kornişe

kimse görmesin perdenin ardını

gerek kalmasın güneşliğe.

fevriydim, hoyrattım, başıma buyruk

kendimi beğenmişliğim damlardı

manşetlerimden paçalarımdan.

kovuğumdan bakıyordum

kovduğum hayata

yalıtılmış, konforlu alanımdan

tadı olsun diye aldığım soluğun.

böylece farkederdim

taştandı kalplerimiz, tıpkı dünyanınki gibi.

boyunlarında, bileklerinde, kulak memelerinde

aksesuardım kadınların

takar ve takılırlardı bana.

boktan bir yere gelmiş

boka batacak

ve bokta boğulacaktım.

sonu bir yere varmayacaktı

savruk insanlık, ipler birbirlerine dolanmış

tellerdeler, yüksek gerilim

bir yerlerinden kopacaklar, belli

ve benim türüm, kördüğüm

çok tırnak kıracaktı

çok makas

çok bıçak köreltecektik

kesip atmaya mecbur

bırakıp sevenlerimizi.

an, dar bir mefhum

kıpırdayamadan kalakalıp orada

ecelini bekleyip.

bir zamanlarki ben’di bu

geçmiş zamanla çekimli

şimdiyse sükût

altından kadehim

susup içiyorum kana kanaya

titremesi kesilmeyen başparmağımla

tutup sıkı sıkı kavrayıp.

tökezleyen her adımında

çekip gitmek olsun

yakalamak, kovalamak olsun

yerinde bile sayamayan

ne ileri ne de geri gidebilen

zamanın yürüyen bandında

mütemadiyen düşen.

ama dün

dünde kalmayan dün

sanki hâlâ bugünmüş gibi

fişnekliyor, galeyanım oluyor

boğulmamış, dikleniyor

eski ruhum, o herif

dönüp öldürebilseydim

kökünden hallolur muydu

bilmiyorum.

bir elimde baltam

diğeriyle yontarken kendimi

taptığım kendimin makus kaderiydi

acıkınca, yiyecektim

bunu bilmekti dehşetim

herşeye rağmen başım dik

ensemde hissedip

soğuk, keskin demiri.

ve sikime takmıyordum

kullarımı, kul edildiklerimi

epeydir de böyle

hatta başka türlü olmadı

yerimizi başkaları alacak

biz gibi devinecekler

ne varışsız yarış ama

ha gayret, buna hayret.

niye, nasıl, neden özlenir

işe yaramaz, boşa gitmiş şeyler

atılmalarına rağmen çöpe

sızdıran poşetlerde

leş kokuları burnumuzda

sildikçe, yıkadıkça inançla

çıkmayacak o leke, inatla.

bütün bunları hatırlamak

bir işe yaramıyor

tıpkı unuttuklarım gibi

def etmeli, ne kaldıysa

zonklayan, sancıyan hafıza

zaten eriyik

bir de buhar olup uçsa

molasız, paydossuz.

ölmeyi dilemiyorum

geleceğini bildiğim tek şeyi

o eceli bekliyorum

sabır istihkakım tükenmiş

suyunu çekmiş varoluşum

gençliğim son raddede.

bir kalabalıkta bekleşip

yenildiğini de görebilmek için sırf

ve buna tek çaresi

kendini yenmek olanlarla

zaferleriyle yenik, çakma pirius’lar

cesetleri sürüklenen yerlerde

at arabalarıyla, toz kaldıran artlarından

her defasında yiten, bir ağıtta.

yalnızca mahşerin endişesi içimde

yanarak, azabı uyanmak olan kabirde

ne bahanem ne de şiirim kaldı

tanrının lanetlediği.

yazarsam düzelir sandım

daha beter oldu

başlanmamalıydı, başı da yoktu sonu da

bir yere varmayacak

sizlere içi boş, dışı boş, dibi boş, başı boş bir dünya bırakıyorum.

sonu bir yere varmayacak.

zeigarnik etkisi

I

dört ayak üstüne düşer dört ayaklı her sehpa

üstelik elimin tersinde oksitleniyor aminler

ve esmaülhüsna dilimde aşınıyor

altalık da derdim ne de uyduruk bir kelime

tuhafiyelerde boncuklar misinalara dizilirler

neden ıslak bezdir bezli su olamaz mı

kanca taksak ancak yetişemez miyiz

balıkların alıklığına

üstelik musa bile yitirirken tuttuğunu

ve mısırın kapıları menteşesiz

altalık da derdim ya yittiğin yerde

hızır biter peygamberin tahammül

eşiği olaraktan

kuru bez diyelim kuru göz pınarlarımız

ve torbalarımız ki ayetlerde yeri yok

fişlerdeyse yirmibeşkuruş

tozunu almaya yeter dört ayaklı sehpanın

elimin tersiyle

adı yüzüklerle süslenmiş

birinci yüzük

bu kadın

muallak bir yaşta olmalı

38-42?

yaşı

ayak numarasıyla aynı olmalı

güzelliği

biraz da

güzelliğinin dökülmeye başlamasından geliyor olmalı

eskimekle kadimleşmek arasındaki ince fayda

duran bir bina gibi.

çektiği sifon

şu zincirli

elle çekilenlerden olmalı

su

götünün altından değil

başından aşağı inmeli

vakumsa bacakarasında

peki böyle bir sifon nerede olabilir?

belki

dandik bir pansiyon

ya da ev

belki

kendisiyle yaşıt

zamanının

ortanın iyisi

görgülü bir evinde.

gece çektiği sifonları kim sayar bu kadının?

evde

içerdeki birisi mi?

yan daireden birisi mi?

yan odadan birisi mi pansiyondaki?

yoksa

benden başka kaç kişi daha

duyup bunu hesap ediyordur

diye düşünen birisi mi?

kaç kere

ve

kaç sebeple

kaç kez

çekilir bir sifon?

ikinci yüzük

kanatlı karıncalar gelirdi

ufak penceresinin ışığına

sokak lambası kalabalıklaşınca

birden sönüp kendisine bile hayrı kalmayınca

-mevsimi de ele veriyoruz bu sayede

buna göre

giyim

içim

belki

bir vantilatör

fişte

belki

sineklik gerekli

ortama-

belli yağar yağmur birazdan

birazdan biraz çok belki

üşenmeden üşümeden üşüşüyor

lambalara yağmur sinekleri.

üçüncü yüzük

otel odasında geçmeye her şey çok elverişlidir

zaman da buna dahildir

zaman da bunu

içi elvermese de kolkaptırmasa da bilir.

sigara içil

ir

mi

mez

mi

bizden önce kalanlardan anlardık

yasak

değil

mi

yasaksa

bile

içilebilir

mi

denenebilir

mi

denilebilir

ki

bizden önce hep şans vardı.

dördüncü yüzük

seni bir seviyorum önce

sonra milyon kere hassiktir

vazo yerlerde sonra

şangır ve şungur elele

ulan vazonun ne işi var

bizden de bekar bu evde

ne işin var bu işin içinde lale

ne lalesi sevgilim kim ola ona bakar

lale evden de bekar

evde kalır pencere kıyısından bakar

yol kenarlarında kıyılan lalelere

beşinci yüzük

suzan hanım tutuşmaz bir saman

içten içre tutuşmak istemez mi zaman zaman

suzan hanım yalnız caddelerde

ve yalnız kalabalık caddelerde

bir şuh yürür sanki denizde yürür

sanki denizin dibi bir kum kalkışımı

sanki tuzu göz yakmıyor sanki

ağlıyor gözyaşsız gözleri

yaşsız zamansız

amansız

ansız

sız

e da lar önce kendinden sonra kendinden

ayrı apayrı bitişir önce

sonra itişir kaba kalabalık caddede

ayrı apayrı caddelere düşer

suzan hanım sırçalı gece lambası

içten içre yanmak istemez mi

sanki vakitliymiş gibi zamandan tasarruf

olup turuncu bir sokak lambası.

altıncı yüzük

telefonu vardı te ahizeden cenabet

ıslak yımışak mendillerdi

su vurmazdı taharetine

kumaş değmezdi avretine

otuziki dişin yirmisekizi seks

dördünü söktürür yerlerini diktirirdi.

yedinci yüzük

aklı başında… sonra sayıklamalar…

anlamadın

diyor kadın

anlamadın da değil, anlayamadın diyor.

anlayamadığını biliyorum, anlayamayacağını biliyordum.

kimse beni anlayamadı, sense anlamadın!

bunu yapabilecekken yapmadın, istemedin beni ve bunu!

seksinci yüzük

ah etekleri dizde sevgili kızlar

siyah zemine yeşil yaprak

saten etekli ah sevgili kızlar

sabahlara kadar saçmalardım daha

sizlere ve sizlerle

lâkin çoğulluk ürkütücü

velâkin olsaydı vakitlerden sabah.

ağzınla kuş tutsan

da ki kuş

gün ışıdı

ev ısındı

kedi işedi

bir hırkanın yettiği

ilkbaharın gelişi

camlarda çoğalan güneş

gözümü alan sırtımı ısıran

hırkam koluna takılır

dur gitme der kapı

ama insan üşümez mi

en soğuk mevsimde

çok açık bir pencerenin

hem de tam dibönünde

bir çiçek solmayı mı düşünür açmadan

hiç değilse yavru bir kedi için

gelsin dürüst bir bahar

gökte bulut esareti

hani bir kudret helvası da

indi inecek

bıldırcınlar desen bıldır bıldır

taşlar işaretli

nasıl unutsun fil hafızam

hortumu helaya layık

ekin gibi yenik

su gibi akıp yıkayıp

biriktirip ama yıkmayıp

yıkarsa sel olur

geçer zaman

cik

alaaddin ya da belediye kararı

gözlerinin yumunu ovalıyorum

“ne var alaaddin?” diyor

ben bir belediye kararıyla

yıkılacak adam mıydım

ışıklar bu saat söner

diyen adam gelsin beri

kapasın bu ışıkları gerisin geri

kabul diyorum kabulüm

buna mukabil kabullenemiyorum

ben hep ayakta

ayaklarda yürürüm

güzel bir şiirin peşine

düşmem düşülmez

düşülse de peşi değildir sıra değildir

sırası değildir şiir yazmanın

güzel şiir düşürmez

ben bir belediye kararıyla

yıkılacak adam mıydım

sonra ikiye üçe bölünür herşey

herşey herşey herkes herkes

ikinin üçün katlarıdır

kağıt bile en fazla yedi kere katlanır

elimle saydım yetmedi

herşeyi ellerimle saydım

zikreder gibi saydım zikri fikri

bir diye parmaklarımın birer birer saydım

bitireceğim seni şiir

abaküs var boncuk yok

teker teker saydım

tek teker el arabaları

tek tekel lambaların yanı

tek elin yettiği tek yer

ben bir belediye kararıyla

yıkılacak adam mıydım

banktım oturuldum kim kıça yer vermedim

kaldırımdım basıldım kim ayağa çiğnenmedim

burada biteceğimi nereden bileyim

başlarım diye de hiç bilmedim

ben bir ampul parladı diye

sönecek adam mıydım

anlayışlı pek de yaşlı erkekler ve anlamıyorsun diyen gözleri yaşlı kadınlarla dolu barda

yırtık afişte

yırtık aşüfte

uzaktan göz alırdı

yakından işe yaramazdı güzelliği  

matmazel diyordu bana

ben o cinsten bakir değildim

üzülmelere üzülürdüm eskiden

üzülmesine üzülürdüm eskiden

üzülmesin diye üzülürdüm eskiden

üzüldüğüme üzülüyorum şimdi ben

üzülmediğime üzülüyor eski ben

balat

cıvıl kere cıvıl sesi

saçının kızılı kırıyor

sahil yolunun turuncu ışığını

annesi öleceğini anlayınca

terkedilen yenidoğan bir kedi

de böyle cır cıvıldır

katmerli kahkahaları

denizin üstünde seken

yassı soluk taş gibi

seke sektire

buzlu bir kadehin ardısıra

sesi bulaşınca rakıya

rakı beyaz kere beyaz

saçının dip boyası gibi beyaz

bir yanı kırık bir bulanıklık

(…)ta (…) taverna

cümlesi cümle karalı beyaz duvarlar

güneşsiz kurumuş bir demet

narenci turuncu yayla çiçeği

porselen vazosunda beyaz

bardağa iki parmak su diye

gülüşünü ekledim rakının üstüne

adı su diye

peynir beyaz ekmek beyaz

örtü beyaz peçete beyaz

envai meze beyaz

sarımsak beyazı peynir beyazı

kavun göbeği beyazı

bazı şeyler istediğimiz gibi gitmez,

sen varsan ben varım

sen yoksan ben n’aparım

bir dağ bir eşkıya güzelliğidir

bir jandarma bir dağa ancak bakar

bir eşkıya bir dağa belki yeter

kolluklar pazulu kolsuzlar yürekli

hem yanan hem yakmayan ateşim

gündüz gözükmez gece görülmezim

kaç karganın hafızasında peynirim

gak derken lak diyeyim

kuyrukdolan tilkilerim

dökülmüş yapraklardan

ben bir avuç olsaydım

ay da batar bir diken olmasa da

güneş de batar bir gece olmasa da

gece de biter bir gün olmasa da

şiir de biter bir bilen olmasa da

mevsimi geçti koklamam gülü

kırmışım kafesini sikmişim bülbülü

istediğimiz gibi bitmez de

çelme

güzel şiir düşürmez

çelme adında bir şiirin

muzipliği olabilir bu ancak

okuyan kanar da düşerse

kendine takılıp düşer

ozaman tel örgü adında

yeni bir şiir yazılmış olur

ve okuyan ve yazan

dizesinden kanar

diz dersin dizmiştir

kırmadan durduğu üzerinde

şiir ama biraz kıyam biraz secde

en az alın kadar değmeli yere

dönmeli kıbleye

tekbir başlıklı bir şiir olur bu

yazarı da okuyanı da

bizzat tanrısı

bu kendine şirk bir şiir olur

çiçeklerin bile güzelliğinize sadece süs olabileceği kadar çiçek olduğunuz gününüz için

bir isimli ki cismen şiirdir

şiire şiir yazıyorum

işim çiçek özlemektir

bir saksı topraktır öz işim

saksılar çatlatan köklüce

ilkin iklimini iki etmek

birine bir eklenip bir daha eksilmemekli

sarısını ışığına

ışığını ışığıma

borçlu değilken

harçsız haraçsız mezatsız

gönlümden gönlüm koparsa

iki hece

ece diye bir kızı seversin mesela

ecem demek için üst tırnak gerekir adama

al sana bir imla müsrifliği daha

israf etmek ve gece tırnak kesmek

günah diye

ne kestim ne de yazdım

ece doğal bir iyeyle

ecem olabilir gayri ve gayretsiz resmi

cüzdanınızdaysa

kundak

keşke

omzumdan göğe dik kardelenler serpilseydi

çünkü yetmemelisin bana bu soğuklardan dönebilmeliyim

elişi patik giymiş çocuklar gibi dönebilmeliyim

derilmemiş gülümdün

kokladım dirildim

toplandın delirdim

yeri bende kökü gökte bir çınar

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade DON QUIJOTE, zamanına ait olmayan bir kitabı okur:

1

la manşanın

adını hatırlayamadığımının köyünde

mal sahibine kişner cılız

mı cılız beygiri

yle yıkandıkça çeken

don kişot namıyla yaşardı

lakabı iyi yürekli alfonso quijano

ne fark çıkar eklesen toplasan

yediği bokların yanında

önemi solda hepi börtey isa

önemli olan sigara var mı yok mu

böyle demiş çin önlerinde teoman

mesele hakikatin başını bir nebze olsun

kaçırmamak hakketten harbiden ayrılmamak

hakikatin anası

don kişotun tarlası

beller durur bir başına

bir öküz alalım der panza

mızrağına takmaz kişot

o paraya rozinante alırız

bela okur panza

vaktinin büyük vakti boş

yani büyük boş vakitli alonso

susar kitap okur

okumaktan susanmaz

beyni sulanır bir bardak susamaz

ama gözleri sulanır biber gazsız

elindeki hikayede iki aile gamsız

şeyh mi pir mi belli belsiz

bir papaz kendi köyününkinden beceriksiz

iki kavuşamazı bir araya getirememiş

imam nikahsız bu durum imkansız

fakat şekspirengiz bu aşk çok imansız

ne bok olduğu belirsiz bir ingiliz

şövalyeden imdat dilemeyi düşünememiş

kalk ulan sanço yola koyuluyoruz

nereye kaykılayım sıçış bücüş yatıyorum

kaykıl demedim kalk dedim sanço

hacetindeki dik duruşunla

yatağında yataysın diye

eciş ve bücüşün arasına edemezsin

halı gibi silkelendi sanço doğruldu yerinden

halı gibi dövüldüğü onca serüvenden

sonra memnundu yattığı yerinden

ne gördüğünden ne geçirildiğinden

şişmanlığının sakinliğinden

bir beyni olsa sulanmazdı efendisi

yeni bir herzeye

bir beyni vardı

sulandırmaya kalktı

yetti de romeo ve juliet

nerde geçer bu dingildek hikaye

nerede ulan bu dingiltektere

at nereye biz oraya diyor kişot

serüvenin anlamı budur

2

mektup

ağzı açık bir zarf

ağzı kapalı olmayan bir zarf

zamkı ıslanmamış bir zarf

zamkı kuru bir zarf

hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi

hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi

hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi

hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi

hep açık seçik

sırası

adı sırra gider

varırsa sırra girer

bulursa sırra erer

yoksa sırra kadem

ama sırası değil.

adı ağaç

adı ağacı değil

adı uzunu

upuzunu

kısa bir kelimeye sığdırır

salıncak kurulmaz

sanılır ama salınır

sıra şeklinde

ve dokuz sıra tahta

ama sırası değil.

dizer çocukları sıra sıra

çocuklar ve çocuk şarkıları

çocukça ve dizi dizi dizeler

yağ ve bal tüccarlığı

çocuk da yapar belki bir gün

çocuk çoğul çekimlenir

yaptığı en çocukça şey olur

bana yaptığınıysa çocuk yapmaz

çocuk değil ama pek yaramaz

oturduğu nikah masasıdır

ama sırası değil.

okulda kalmak için okuduğu okulun.

sırası gelir kapısında beyaz

atsız bir araba çocuk değil

nihal ve tavrı hüseyni de

beygir istifi beyaz bir araba

beygirleri yıkatmak için bekler sıra

beklemezse su beş köpük beş lira

tabancası fırçası sarı bezi sırayla

köpürtür durular kurular sırasıyla

sırılsıklam kalırsa bir sıkımda

kurur bez kurur kalmaz evde

evlenme sırası gelmiştir sonunda

sarılır beygirsel çocuğa kuyruksuz

kuyruk takıda yok çocuğun takımında

ne de beyaz duvağında

beyaz gömleğin yakıştığı bir çocuk

içinde nice renkler kırmıştır

anlamaz belinde kırmızı kuşak

kolunda yanakları al bir uşak

al görmüş almış kırılmadık renk kalmamış

bir başka demişti özdemir bunu

r diyemediği için

anlamayana anlatırdık ya

ama sırası değil.

sûz-i dilârâ (kırtasiye masrafsız suzi dosyası)

-küsgünce’den-

öncesi

beni bırakıp gittiklerinde

yerimde sayacağımı düşünüp

görmek için geri baktıklarında

ileriden bunu görüyor olmam

beni güldürüyor

hayalimde yani

16.38

11/4/21

bir zamanlar özgürdüm

redkitsiz bir düldüldüm

geri döndüm bir de ne gördüm

gördüğüme de döndüğüme de üzüldüm

yetiş ya ali

nerede ahali

atımı batık güne sürdüm

daltonlar utansın

uzaklardan usansın

şu yalnızlığın tekil kovboyu

ki kovboylar genelde ibnedir

bunun konuyla alakası yok

zaten bu küsgünce

çok mu çok evcimendir

19.46-20.4

11/4/21

üzgünüm leyla

mini eteklere büyüyor artık

nabzımın en kalın damarı

göğsümden içeri mevzumdun

ikiye böldün kaldı belden aşağım

aşığındım aşamadım aşağıladın

da bir de aşağı eğilse şu minik hanım

üzgünüm leyla

değilim gayrı aşağılığın

artık ne gözüm gözünde ne özüm özünde

gözgöze dizdizeyken bile

gözüm bir başka göğüste

arka masanın servisini dizen

hanfendi bu dizeler size

yemek söylemememe rağmen

çatalını istirham ederim

çok memeli bir cümleyle

4/1/21

geçiyorum cumhuriyet caddesinin yanından

başımı bakışımı çevirmeden tarafından

ben o aşkı yazdım bitti

yaşamadım hiç ki

buna şaşırmadım ki

17.42

12/4/21

hapşırık aksırık başladı gün

geldin kalbime girdin

kalbim kapalı gişe

sana istemez vize

geldin aklıma girdin

aklıma gusül aldırdın

hem kalbimde hem aklımdasın

hem de ödeme yapmamaktasın

sen ne biçim kiracısın

artık buralarımdan çıkmalısın

mülk sahibi gelecek

kimdir nerededir bilmiyorum

yoldadır diye umuyorum

bazen karşılaşırız diye belki

bilmediğim yollara dökülüyorum

bazen de eriniyorum

hayır kabul tembelim hem korkuyorum

gelmesini oturup bekliyorum

uzaktan belirip gelişini izleyip

mutlu olmak da güzeldir

herhalde

bu halden iyidir

mi

görmeden bilemem ki

n’edem ki

10.50

13/4/21

esnası

zorladım bir isim uydurdum

adını suzi koydum

arzu şelale yatağımdan doğruldum

bunu hemen günceme kondurdum

ha diye de ismini yazamam ki

(…)

17.40

18/4/21

hayata asılır gibi

asılamıyorum suziye

aşılamıyorum kendime

ne sevgi ne de başka şey

sade ve sadece heves

suziden ret yemek

katmerli rezalet demek

bu yüzden bu gel de uyuyalım yüzlü kıza

bir yatağın dalgalı nevresim çarşafına

giden yola çıkmaya

açılamıyorum yürüyemiyorum

rezil aslında ağır kelime

ama daha hafifini bulamıyorum

orta kararsız düşüncelerim

kifayetsiz

suziyi ve beni düşünüyorum

kıyafetsiz

17.52

18/4/21

suzi olmayacak bir iştir

günümün güncemin mahzun yüzü

şenlensin diye bu deftere nakşolunmuştur

onu gördüğümde suzi

kalk gidelim yüzlü

hadi uyuyalım gözlü

belli üşüyen elleri

ne işim var burada hisli

beyaz ten üzre kızıl kestane saçlar ile

tül inceliğinde

gelen ışıkta içini gösterir edepsizlikte

daktilo parmak alık bakış

bir kızcağız

idi

suzi olmayacak bir iştir

21.52

18/4/21

suzi olmayacak bir iştir

uzun esmer bir çocuğu severdi suzi

(…)

komik sempatik

seneye işini ele alır bir çocuk

o sırtını devlete

suzi başını omzuna

dayayıp dayanıp dayanışıp

geçinip veya geçinemeyip

gidebilirlerdi

(…)

suzi olmayacak bir iştir

23.20

18/4/21

suzi olmayacak bir iştir

takiben değil takriben

gözüme kulağıma iliştikçe

duyarbilmezoğluyum bunlara

toplu taşımayla ilişki dönmez

muhtemel aynı vakitler

düşmüşüz iken esmer aşkların peşine

biliriz ama tanımaz gözetmeyiz uzak mesafeleri kilometreleri

yollar gibi aşklar da biter yine de

yolun varılanı makbul

yolda kalınan maktuldür

yollar böyle katildir

geçemez bir sonraya

okul öncesi ve esnası ve sonrası sevdalar

dile gelmez söz edilmez

çözemez bu işi

çok özel ve eğitimci kız

ve türkçe edebiyatçı çocuk

(…) altıyüzelliyedi kere mutlu bir başka şehirde

(…)

mevzubahis şudur

suzi olmayacak bir iştir

23.30

18/4/21

suzi olmayacak bir iştir

bilmezden geldiğim bilmemkaçıncı selimden

sana bu ismi çaldım

yüksek bir makamdan

muhtemel aynı anda duyduk

selim icadı sûz-i dilârâ’yı*

sana deyişim pek şapkasız

çünkü sen olmamaklıksın suzi

bir gün gerçekten gerekirse

örterim bu ismin başını

bir başka (…)ya

hem seni açık görmek isterim

bunu bir de böyle anla

bunu gel de bir de böyle anlat

sır gizdir giz güçtür

güncede sır tutmak çok güçtür

kim okursa okusun banane

elaleme ne kime ne

burası benim gerisi çok da sikime

bazı bazı çok öteli kilometrelerden

bir beğeninin kalbini bildiririm suziye

ve şimdi kalemlerim izmaritlerine dayandı

ben yazmaya dadanınca kurşunlar dayanmadı

elde var boş şarjör bir silah

ve küsgüncem delik deşik nişangâh

yakından felli uçlu kalemle yazacağım

ezcümle

suzi olmayacak bir iştir

1.41

19/4/21

(…)

bir de aklımda suzi ismi

sayıklandı isimlerden

ayıklandı isimlerden

nâduygu sırf merak

(…)

suzi sen de bir şey yaz

(…)

18.50

19/4/21

bülbülün aynaya şakıyışı

suzinin günceye yazılışı

2.55

20/4/21

boş vakit gözlerim

beş vakit suziyi süzer

gözlerim daldığı derinlerde yüzer

denizin tuzu yüzülen deriye pansuman

beşe beş katarım şaşı bakar şaşar kalırım

da bir tek bakmaktan şaşmam

süze süze süzgeç olduk

yüze yüze yüzgeçle soluduk

en derin dertleri

bata çıka da olsa

düşe düşe yüzüstü düşten düşe yüz üstü

yüzsüz olduk iyice

ola ola olmaz bir işin

tuttuk zarlarını atmadık tuttuk kendimizi

düşeş bekleriz ama biliriz

atarız kemiği olmaz kimse köpeği

oluruz gebeş

kalırız ki zaten halihazırımız tek eş

şu an bu şiiri yazardır

pek kıpırtı yoktu bugün

suziden

ellerimle kolladım

pek bir hamle bulmadım

tek bir hamle yaptım

o hâlde sakıncasızım

bu hâlde suzisizim

bir izm değil suzisizim

olsa da ben tanımazım

olsa olsa suziyle birbirimizden

biraz haberdarız

tanıdım tanıdı

birbirimizin tanığıyız

fakat tanışmamışız

bu hususun sanığıyız

suzi kalksana

şiir yazdım kalk sana

adını kaç kez andım baksana

sesim çıkmaz ama duysana

bir gün yazdıklarımı okusana

ne küçümsesene ne de abartmasana

beni ortaşeker anlasana

5.40

20/4/21

bu sabah

suziye neden suzi dediğimi unuttum

sonra bir an düşündüm durdum

hatırlamasam memnundum

hatırladım

bunu yazmaya memur oldum

uzaktan hoşsun değil

uzaktasın ve hoşsun

ve sana ne yazsam boşsun

belki bir gün derim sana

ne durursun da görür de okursun

sanmam ki çok zorsun

ama elde var mesafeler

13.56

27/4/21

açılmadan kapandı

kırtasiye masrafsız

suzi dosyası

dile kıymık bir ad kaldı

susamış ağzımda yalnız

zaten öyle bir anlatasım vardı

yalnızca bu

hepsi bu

işte böyle

bir yeniye takarım gayrı dilimi

bir yeniye yorarım güncemi

belki hayra yorarım

bir yeniye koştururum gayrı kalemimi

14.43

2/5/21

sonrası

şu general gökyüzüne

saat kulesi önünde

durdum sigara yaktım

dickens’ten araktı zaman

nabzımı pili yaptım

gün bütün bir dün

yarım kalmasın dedim

eski kağıtlar topladım

eksik kağıtlar kovaladım

kağıt kesiği ellerim

kesik kağıtlar topladım

apartmanların onlarca

kargaların yüzlerce

gözleri

onyüzlerce gözleri

günügününce

birkaç saniyede unutulacak

birçok senelerde hatırlanacak

şekilde bakar görürdü

kolum kanadım tutmaz

pulsuz zamksız kağıtlar topladım

tenimde güneşin en sevdiğim rengi

sokaklara karanlıkları bırakıp şimdi

sarı turuncu kızıl eflatun mor

çekemedi beni çekilip gitti

her bir renkten kağıtlar topladım

abdülhamid

kendinden öncekilerin

ve bilhassa kendisinin ilkinin

yapmadığını

azizi olanınınsa yaptığını

pek zamansız görebulup

dağın ve ovanın ve yerin ve göğün

tüm zamanların ve yangınların

bakagörülebileceği bir saat kulesi

dikyaptırdı

soranlara

osman ve orhanın

patlamayan topların sıkıntısından

yıkıldığına inanmazlar diye türbelerinin

deprem icat eden allahına değil

bir yıldönümünün şükrünü

ettiğini söyleyemedi

soran eden göremedi

osman ve orhan bursayı

kol saatsiz fethetmişti

çelebi sultan da yattığı yerden

biraz doğrulursa bu saati görebilmektedir

ama tüm bu fetretin içinde

dedesinin sandukasına vurulan

tekmenin sesini duyacak vakti olmamıştır

bakıp

yaz gezgini / güz düşkünü

yaz gezgini

niye durursun tepemde

gölgeye

hiç ihtiyacım yokken bile

fırça yemiş

rüzgârdan

fırçaya gelmiş ressamdan

saçık bulut

açık deniz

kirli kedi

ıslak martı

yosundan mahrum ıssız kaya

yaz gezgini

yaz gezgini

hangi ezgini

şekerli düşün

kabustan evirdi

bilmem bilemeyiz

kimdeniz nereyeyiz

bi le me yiz

yaz gezgini

/

güz düşkünü

üzgün düşü

senin görmenin mümkünlüğü

ve uyanmanın ürküntüsü

bu rüzgârlar

eğdirmez bizi birbirimize

uymaz iklimlerimiz

güz küskünü

tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç

1-serbest şiir

taşak ister

tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç

duymazsınız

kölelik kalmadı sanırsınız

herkes eşit

bütün o erkek yazarlar

tüm bunları özledikleri

eski ya da yeni bir seks için

yaptıklarını unutuyormuş gibi

tam da o anı yazmazlar

oysa kağıt üzerinde nasıl durduğunu

merak ettiği için

tutan kadınlardır

o korkak elleri

yıllar içerisinde ara sıra

birileri çıkar ve çok lazımmış gibi

yazdığın şeyleri eşeler

senin gömülü kemiklerinin

köpeği olurlar

sen kumunda bir kediyken

bunları kime yazdın

diye bir soru da sorarlar

bunları neden yazdın

daha az salakça bir soru olacakken

akıllı kadın adını yazacağın kalemi

kırar atar

aynı iç çamaşırıyla giydirilip

becerilmek istemez

ben şiirden bir insan yarattım

tanrısıyım şiirin

onunla kırıştırdım

masalarda sözler verdim

çocuklar peydahlattım

nafakasını ödedim

tutsak şiir diye birşey duydunuz mu hiç

serbest diye de duymamanız gerekirdi

hatta şiir diye de

yalnızca

yazmanın esrik

fevri

başına buyruk ezgisi

2-arthur, orhan ve ben

uyanın beyler uyanın

rimbaud’un 17’sinde bitirdiği iş

çocuk oyuncağıdır

orhan veli “taşşak sarması tarifi” adlı bir külliyat bırakıp gitti

pezevenk yaptı edebiyat tarihçilerini

dante asırların kazığını attı hepinize

yemeye doyamadığınızdan mı

çıkaramıyorsunuz

bi’sikim iş yaptığınız yok

saygı durun bana

şiirin itibarını kurtarıyorum

kemiklerim köpeklere oyuncak olmadan

3-kör ozanların açtığı bu yol

yürünmez

ama edebiyatı

yatağımdan kaldırdığı

onca kız için suçlamayacağım elbette

en iyilerine yer açtırttığı için müteşekkirim

sırf sözünüzle sevişen bir kadının

isası oluverirsiniz

kötü edebiyat da iyi edebiyat da

sekse davettir

ortası yoktur

ortada kalanın tek yapacağı şey

edebiyat yapmamaktır

düşmeni ya da çıkmanı

beklemez seks

seni bir uçtan diğerine

çarpmayı seçer

seçilen sen değilsin unutma

homeros’tur

virgilius’tur

dante’dir

edebiyatın acı talihi erkeğe aittir

kadın hep kadınken

erkek durmadan bir ad arar durur

penelope beatrice kleopatra belkıs

koynuna girip girmedikleriyle meşhurdur

peki ya helene

4-fosil

uzun cümlelerden hoşlanmadığını

mektupları saçma bulduğunu

söylenemeyecek şey olmadığını

düşünen sana

ilk kez yazarken

şiirse son kez yazıyorum

yaktıklarından da bildiğin

şiir güncelerimi

yılı geçiktir tutmuyorum

içlerinde senden bahseden

tutuklu günler elbette ki var

ama bütün bunları bitirirken

bir aşkın ne acısını ne hatırasını

hatta ne de kendisini

anlatmak istemiyorum

o günlerde kalmış

insanlığımızın fosillerine

bakıyorum

sadece bakıyorum

en büyük yanılgım

yaşanması gereken yılların

yaşanmadan geçebileceğini sanmak oldu

seni düşünmediğim çok

düşünmeyi istemediğim çok çok

zamanlar oldu

ama en fazla başarabildiğim

o gün seni sadece bir kez anımsadığımı

farkedebilmekten ibaretti

anlatmak yerine çöpe attığın beni ve geçmişi

üzerine yeni kayıt çekilen

kasetler gibi

yeni günlerde yaşadın

bir başka eskiyi

aşığım diyerek kendini

nasıl da aşağıladın

ne ben ne de zaman

sana böylesini yapamazdık

süsü püsü yok

her ne diyeceksem

artık seni de sana da

anlatmak istemiyorum

ama seni sevmekle duran zamanın

yine sevmeme rağmen nasıl geçtiğine

hâlâ hayret ediyorum

götümü sırtımı

bir bank

bir sinema koltuğu

bir dolmuş camı

bir okul sırası

bir mutfak tezgâhı

bir yatak çarşafı

bir duvar

üzerine koyduğumda yaslandığımda

gözlerim bir doğan güne

bir batan güne

kolumu yastık yapıp koyduğum başım

tavanı seyrettiğinde

tek gördüğüm

beni sevmeni özlediğim

krala veda

1-krala veda

“cambaza bak! cambaza bak!”

gitti kasketli herifin

cüzdanı göt cebindeki

düşmedi cambaz ölmedi cambaz

sahi, bu ne vakitti?

kandırası kalmamıştı kimseyi

yalnızca heveslerini çalmak

şaşkaloz göz bebekleri

sürtünme, kıvılcım, kav ve duman

krala veda! krala veda!

dönüş bileti kesilmemeli

geri dönüşümsüz yüreği

sakız olmuş çiğnemeli

bittiğinde şekeri

ister yut ister tükür at!

hatunun tanrısı zamandı

gençliği ona kurbandı

şimdi hangi putuna tapmalı

rimeline mi rujuna mı?

yaşlı cadı! yaşlı cadı!

hatıraların cam küresi

bakana kırılır tutanı keser

mazinin karsız mezarı

ne taht ne taç sadece bir taç

krala veda! krala veda!

zaman selinde tahta kayık

bir yangının külleri ve

kollarıdır küreği yarıyorken suları

biri merhaba biri elveda

krala veda! krala veda!

10/4/25

3.58

2-kara üçleme

kıyı, kırılarak ilerlemeke.

virajların ardı, çocukluk günlerin kadar uzak,

çıkmayıp batmaya dalsa da bebek gözlerin

büyümekteler, miyop mesafeler.

ve göremedikçe, bugünü büyütmekteler.

seni seyredişime müsaade buyurdun.

öyle zannediyorum ki

işte bu göremediklerini de

seninle ve görebildiklerinle, ben göreyim

ve tüm bunları ve de beni de

sen bende görebil diye

bunu ve beni kabul ettin.

yazık.

kum ve ateş, yani biz

bizden ne cam ne de ayna olacak.

sırsa aramızda olmazdı.

çok yazık

su ve rüzgâr, yani biz

bizden ne yığma ne de yontma olacak

bak bana, bak bana,

kalkmak için mi yoksa kalmak için mi

oturduk bu kayalara?

saklının görgü tanıklığı

soran olursa işim budur

bunu biliyorsun ya,

o hâlde neden sessizsin

endişen, bir şeyler söylemiş olacak olmana mı

yoksa konuşursan söyleyeceklerine mi dair?

asıl korkuncu, bu kara kumlara

suskunluğunla gömülmek olmalı.

yatağımızdan hiç çıkmamalıydık.

sahi, biz neydik orada?

yatağımız neydi?

zaman nehrinde bir sandal,

ve bir çift kürek.

birbirimize beyaz bir çarşaf üzerinde inandık.

parmak izlerimiz, göğüs çukurlarımızda birikti.

yaşamanın duru suyuyla doldurduğun vazonu

tuttuğun o sandığı yalnızca orada araladın

çiçeğimi verdim, kandın.

evet, evet…

senin kasıklarında mezar, benimkinde taşı

ne gömdüysek, ne yazdıysak,

amenna.

hani soyunurken elbiseni

sanki terk ediyor gibiydin

tenini.

saten bir gecelik gibi

giyindin beni

geri.

vedanın ucuz hediye paketi kağıtlı

plastik saksılı küpeli çiçeği

poşetinden çıkarılıp, toprağı değiştirilmeli

ne zamandır kullanmıyoruz diye

bizi öldü sanan

konsolun üzerinde duruyor.

son gecenin son sabahının

son kazancı, artık âmâ bir evin.

reddetmek ne münasebet

geceden kalma bir bardak

bayat suyu alıverip

evden çıkmadan hemen önce

sulayıvermeyi?

20/3/25

12/5/25

4.9

3-kara kutu

kollarımı iki yana açtığımda

kanat sanıp çırpacağıma

bir dala tutunaydım ya

ben cambaz mıydım ki

denge bulaydım

aşağı bakacağıma

karşıya bakaydım

irtifa düşmekte

ben düşmedim iftira

istifa etmedim hayattan

istifade edemesem de hazlarından

irtifa kaybı

yaşama hevesi kayıp

bulamayana ödül

can pazarı borsası

yere çakılaydı

aslında yazmak istediğim

nasıl bir uçak düşer de

geriye bir kara kutusu kalır

ver her şeyi anlatır

işte böyle düşen bir insandan

geriye de lafım bu ya

kara bir yürek niyetine

kara bir defter kalacaktı

ve her şeyi anlatacaktı

niye uçaklar yekûnen

kara kutunun yapıldığı maddeden

yapılmaz onu da anlatacaktım

yazacaktım ki nasıl ki

uçak böyle yapılsa uçamaz

ağırlığından ağırlığından

insan da yalnızca olamaz

yürekten yürekten ibaret

geriye yalnızca o kalsa

ve her şeyi anlatsa da

“içimizde kalmalı her şey”

29/5/25

5.20

7/6/25

4.15

4-sarı cemal

ne yesem ne içsem hepsi bugün bugün…

çook da hörgücümde dünya…

sırtımı kambursuz düşürürüm yatağa ve

sonra bi’ de yumuyorum ki kirpiklerimi off…

ooff… oofff… oooffff… oofofofof…

görebildiğim en yüksekteyim işte o an

gördüğüm o uzay kim bilir nere

de

bendeki talih de yıldızın kuyruklusu işte

başıboş gezerken boşlukta boşluktan boşluğa

boştan boşa uzayı bir baştan bir başa

yanayazarken bir kav kandırmaca bir parıltı

serin bir akşamüstüydü geçtim gittim

ama kambursuz hörgüçsüz sırtımın üstüne

yatağa uzandım mıydı off…

ooff… oofff… oooffff… oofofofof…

işte o zaman tasını ovalamayıgörün kafamın

yanınızda belireyim puff puff pufff

önünüzden uçup gideyim üf üff üfff

yükseklerde tüteyim tüt tütt tüttt

çıkrık, kova ve yosunlu kara taşlar

kuyuyu ve suyunu tanıdın mı?

içinde güneşin orospu oynaşı

suyun durgunundan sakın

aradın mıydı bulursun

eğildin miydi ölür

yine de kendini kunduz sanma

bil ki bu çağ bizim ganjımızdı

sen içinde yıkanmıyorsun diye

durmaz da geçilmiş sayılmaz da

zaman nehri

farz biç ki kervansız bir deveyim

yularımı sana vereyim

ve sen de yitmişliğimin kaygısını dindir

nalsızım ya, anlamazsın bile

yanında mıyım değil miyim

gri zihninin akışına aruz katmam

içindeki çölden de seninle geçerim

uzak bir ay bile gündüz gözükür böylece

ve gece yıldızlarda yön değil

fal ararız az günahsız

kendini bana bırak.

bağrımın korunağından çıkan

tüm bu anlattıklarımı

zırhından sıyırıp ele veriyorum.

beyazlara bürünmüş kadın

kum tepeleri gibi her an değiştin

vahalar gibi hep uzaktın hep de gözüktün

yılanına, akrebine, çıyanına, fırtınana rağmen

izlerin bile yalan olmasın istedim.

suyun, yaprağın, kuşun, rüzgârın, ışığın

sesleri olsun yeterli, yeter bana dedim.

sahte misin? yok musun? umurumda mı?

üzerine kan değmesin

piramit yüreğimin labirentlerinde

gezer gibi lahdini arıyorum.

7/6/25

4.24

11/6/25

1.21

soğuk çay

günü ilk çayı şekerli olsun.

sırf cam ve kaşık sesi için.

yani günaydın, ben buradayım!

benim iptidai varoluş tarzım.

kimseyi ikna edeyim diye

ağzımın çorunu, gözümün çapağını

silmek için uyanır uyanmaz

yüzümü alaaddin usul ovalayamam.

buyum, buradayım ve tam da bu kadarım.

küçüktüm. kahvaltı sofrası hep,

hep daha da büyüyecek sanırdım.

benimle beraber, benim gibi.

oysa ömrün günleri gibi azaldı.

hazırlayanları sofraya oturanları…

(masa değil, sofra.)

hatta, sofra bile kalmadı.

meğer ki buymuş, yavaş yavaş

tomurcuk katılmaz, şeker karıştırılmaz olurmuş.

ömür, günün yalnızca ilk çayını tek şekerli içmek.

yalnız ya da değil, önemli değil

tereyağlı ekmeğimin üzerine tuz serpilen

bir sofrada olmaktı istediğim.

18/6/25

9.30

24/6/25

2.43.59

çiçek tozu

zifin

28/8/25

çiçeğim, soluyorsun, çürüyecek misin göz göre göre?

ben senin suyunu gökte, toprağını saksıda bulmadım ki…

çiçeğim, saydamsın, ışığınsa gözü yok. içinden geçiyor, gidiyor. görmüyor, anlamıyor.

çiçeğim, soluyorsun, çürüyecek misin göz göre göre?

1.18

sarı orman gülü

28/8/25

çocuktum, sanki şimdi neysem…

ürkek, tırsak ya da her ne dersen

önce sırtımı yaslayacak bir ağaç bulmuştum

başım öne eğik, izleyecek bir karınca bulmuştum

dua etmek acizlikti zannedersem

tanrı seni duyarmış her neredeysen

giz fidanıma can suyu vermek için ağladım, ağladım

giz ormanında sarı orman gülü yetişmez anladım, anladım

çocuktum, sanki şimdi neysem…

uyu dendi büyü dendi

büyüdüm, uyuyamıyorum

dandini dandini… bu uyku haplarının hangini?

ellerimi dürbün yapıp güneşe bakmıştım

yumup saklamayı ummuştum

gözbebeklerim büyümüştü artık beşikleri boştu

fıldır çıplaklıkları güneşte kavrulmuştu

çocuktum, sanki şimdi neysem…

makul masallar anlatıldı bana

büyüdüm, anlıyorum

bir varmış bir yokmuş… bu ağrı kesicinin reçetesiz satışı yokmuş…

kış gelmişti dökülmemiştim

bir aralık yapraklarımı sevmiştin

sırtında ürpertinin balmumu kanatları

geceydiysen de bunun içindi, ne erisin ne de çırpıp gidesin

hafıza denen naftalin hafıza denen naftalin ha…

istediğin kadar itiraz et yaşamaya

sular hiç gelmedi dizlerinden yukarıya

âşık ve alışıktım tuzuna, dalgalarına

hayat sığ diyordun ölmek derin

sığıp sığınıp suyu çekilmiş kumlarıma

izin vermesem izin kalmayacaktı

çocuktum, sanki şimdi neysem…

us dediler sus dediler pus dediler

büyüdüm, büyü de yok sihir de… sırf sinir…

abra kadabra kadabrita… bu tavşancıkların hangini?

kıymetlimi defnettim hazine sandılar

zifinlerle süsledim virane sandılar

ne sustumsa söyledim, gizlerim o mezarda

ne hazin, vakit hazan,

kırdığım dal, gel beni bu zifiriden kurtar

19.39

komar

29/8/25

morun tırnaklarıma sinmişti

rengine leke denilmişti

isim bahşederken tanrı her bir çiçeğe

keşke beni unutsaydı demiştin

beni unutma diye sızlanana delirmiştin

takıntılıydın köklü olma fikrine

hem bir yerli olup ama hiçbir yere gidememeye

dalında güzel olmakla yetinmeyen heveslerin

tutkundun koparılmaya bir başka heves için

son kendi mi gelmişi, sonrasını o mu istemişti

tek bilinen kaydığıydı hayat denilen

ıslak zeminin yaşam ayaklarının altından

hiçbir uyarı yoktu, zaten ayakta duramıyordu

bıkmıştı keskin kenarlarına yaslanmaktan insanların

kendini sulara bıraktınsa, takılmak içindi ağlarına

adım bir şarkıydı ve hep soğuk algınıydı sesin

tek ve en güzel beni söyleyen, ağlamak yorgunu

bacakları yatağa paralel uzandığında

sırf o sonra sigarası için et ete değmiş

buna değer derdi acı solumamaktı tüm derdi

sol göğsünde açtırdığım mor orman gülü

sadece o mevsimin bir çiçeği

biliyordum başkaları derecekti ve

niyeyse sorun etmeyecektim

ikna yani alt etmişti beni, maskesi depresyonlu

ne lekesi kaldı ne de kokusu

tırnaklarım kesik, lavabomda beyaz kalıp sabun

içindeki kız çocuğuna içimde kurduğum

salıncağın zincirine dolandı boynum

bu park yine de senin

diyebileydim, farketmezdi ki…

2.47

mor orman gülü

29/8/25

lütfen randevuma en az onbeş dakka kala

yanımda kafa kağıdımla, kimlik sorunlarımla

üzerinde yasal zorunluluğun vesikalığıyla

fotoğrafçıya yaranmaya çalışan kılığıyla

hâlâ kullandığıma göre eski olmaması gereken

aynadaki kavgamın devlet tapusu

seyredip kayıtsızca, beden sağlığım kayıpsızca

ömürlerin iltihapları, hayata serum sarkıtmaları

sürüklenen sedyeler değil yatanlar sürüngen değil

sürüyüp ayaklarımı doktor hanımın nihayet odasına

hâlâ hâlâ hâlâ… uykusunu, iştahını bir kadına reçete eden hergele benliğim…

rüya da istemem lezzet de baytar hanım

sizin derdiniz sebep bulamamak derdime

ne kadar kazıdıysa da arkeolog elleriniz

üç ayrı sembol bulamadı bir arada

bir de kaldırın gözlerimin üstünden

güneşlerin kirli solgun sarartılarını

otuz miligram zestat bir de çiçek dürbünü

açtılar da göçecekler mayıs komarları, doya doya seyredeyim

hani ne demişti maçkanın yiğit evladı

reçetesiz tavsiyeleri delibal nihat ağabeyimiz

“bir memlekete bahar gelir de

aydınları bunu görmez mi?”

7.27

sarı safran çiçeği

29/8/25

sarı safran

tüm renkleri üzerinde kırmışsın

bana siyah mı kalmış

yoksa onu da sen mi bırakmışsın

en güzel şeylerin kıyısına

vardığımız deniz bizim değil

karam karadenizin karasıdır

yas tutacak yaş yok gözde başta

bu sarı benim safranım değil bu başka

4.5

orkide

29/8/25

benden önce geldi kapına benden bir fazla

girdi içeri dönmedi kapıdan benden bir eksik

çiçeğinden önce şarkısı vardı açtı dinledin

bir yüzük reklamında da çıktı sonra izledin

adresini verdiğim evin yolunu unuttum

uzaktan gelmiştim eşiğinde durdum

hoş gelmemekten eyvallah etmeden dönmekten yoruldum

kağıttandır dedim artık ak yaprakları

birlikte yakmıştır denizi gibi kara kaplı defterin yanında sayfaları

3.55

papatya

29/8/25

yolacak saç bırakmadan kafamda

öyle üryan geldim yanına

demirden kanatlarında

havadan ağır bir kuşun

yolacak saç bırakmadan kafamda

ne varsa gör istedim

seviyor sevmiyor diye koparsan

fallara küserdin küsme istedim

geleceğim dedim geldim

geleceğin dedim geldi

belki kuruttun çoktan çöp oldu belki

içilmez karadenizde papatya çayı

hiçbiryerde içilmez kıtlama papatya çayı

gideceğim demeden gittim.

8.32

kral ve soytarı

gömlek cebine sığacak kadar

kelime fişlerim vardı

maliyeyi ilgilendirmeyen

üstüne de eh işte allah vergisi

ateşi yakabilecek kadar yazma becerim

yüzüne tebessüm çizecek bir fırçaya damıttım

darbeleri harap etmesin diye

ipte yürüyemezsem ipe gidecektim

öyle ya da böyle bir şekilde ölecektim

sonrasında da yaşam vardı orada da kral vardı

buradakinin hiç değilse vaatleri vardı

hâlim bile yok diyordum

meğer gülünecek hâlim varmış

soluğum kahvaltılık zeytin gibi sayılıymış.

geldi öğlen çayı oysa kırık

çiçekli porselen fincanım

yılışık gülüşmeler geride kaldı.

vıcık, katran gibi bir korkuyu çiğniyorum.

geçti sanıyorum. ateşölçer hep

hep otuzsekizbuçuk derece.

28/9/25

22.11

22.30 

16/2/19

23.12

sinemada

dolmuşta

yolda

yatakta

herhangi bir yerde

dönemeyeceğimi anladığım an

artık uzaktır

acele etmeyen kaplumbağa

ecele uzaktır

fazla aklın hastalığı var zekatı farz

tedavisi yok ihtiyaçlısı yok

kül uçmasın diye değil de

etrafa leke olmasın diye

dökülen su

sol

dur

dun

5/10/25

14.57

Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türk cumhuriyet devrimine…

Bir Cevap Yazın

ZİFİN EDEBİYAT sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin