kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için/ unutmanın ve hatırlamanın kronolojisi/ zeigarnik etkisi/ tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç/ krala veda/ çiçek tozu
kaçıranlar ve yeniden izlemek isteyenler için
a-1 kitap hediye notu
Hayatın, en sıkı bağları bile koparabilmek gibi bir hüneri var. Zamanın da hep bir gerisi var ama oraya dönüşü hiç yok. Yine de dünyanın yuvarlaklığının en uzak yolları bile karşılaşmalara çıkarabilen, geçmiş zamanın gelecekte bekleyen ve önümüze şimdi olup dikilebilen mucizelerine içtenlikle inanmayı sürdürmeye çalışıyorum.
Geçen yaşam süresince kıldan ince ama bir ucu sende bir ucu bende kalmayı sürdürmüş bu yakınlığa sahip olduğum için memnunum. Bu yakınlığın inançlarımı pekiştiren yanına da.
“… …”ni pek çok insanla paylaştım. Hediye ettiklerim, hikâyesinden bahsettiklerim oldu. Bu kitapla ilgili kendi hikâyemin minik, ufak bir kısmını da şimdi seninle paylaşıyorum. Ve ilk kez bu kitabı kendi kitaplığımdan çıkarıp birisine veriyorum.
Kitabın bir yerlerinde, …’in kendisine …’u hatırlatan yerlerden geçmesini alıkoymasına yardımcı bir harita oluşturmaya çalıştığını göreceksin.
Yıllar yıllar önce, o günlerdeki beynimin kıvrımlı yollarının haritasını evinin yolunu bilir gibi doğal bir güdüyle bilen bir kadın, şehrimin her bir miliminde onunla yaşıyor olmaktan kaçmak için oradan gittiğimi söylediğimde bana döndü ve dedi ki: “Senin sokakların beyninin içinde. Nereye gidersen git, oralarda yürüyeceksin.”
Muhtemelen ömrümün sonuna değin sürecek olan bir alışkanlığı bu cümleyle somutlaştırdım. Gitgide daha da bilinçli bir hâle bürünen. Hâlen daha kendi beynime bakmak ya da birisine göstermek istediğimde, şehrimi gören yüksek tepelere çıkar, çıkarırım.
Bu gevezeliği neden yaptım?
Ortak ya da farklı haritalara sahip kendi şehirlerimizden birinde, yıllar sonra görüşebildiğim sana belki de tek bir şey olabileceğimi düşündüm: bir çeşit umut.
Bu kitap hoşuna gitsin ya da gitmesin. Bu …yi bir gün gez ya da gezme. Hayat sana şehrinle, evinle, en sıradan eşyalarınla, belki henüz yaşanırken yalnızca senin dikkat ettiğin, daha o anda senden başka herkesin unutacağı hatıralarını, beynini, kalbini ve içinde düşünüp çarptıkları dünyanı böyle titizce ve özenle kurup koruyabileceğin bir ömür nasip etsin.
Seninle kendim için, kendime dair dilediğim bir dileği işte böylece, bir kısmıyla paylaşıyorum.
Ve sana bir de sır vereyim:
Bu kitabın mutsuz sonla biten hâlini yazmak elimden alınmış -iyi ki de alınmış, yoksa ben yazmak zorunda kalacaktım-. Mutlu sonlu versiyonu, …’in de dediğini göreceğin gibi, zaten birkaç cümleden fazlasına gerek olmayan, yaşanmış bir serüven olurdu. Yazılması gerekeni elimden alan bu kitabın yaşanacak olan mutlu bir sonu bana bıraktığına da içtenlikle inanmayı sürdürüyorum. Ve asıl büyük hikâyemin de o mutlu sonun diğer muhatabı olan kimse için yaşana yaşana içimde biriktiğini, lafa başlarken bildiğim mucizeleri bilir gibi biliyorum.
Bu kısa yazıda kendime ve sana dair bilerek eksik bıraktığım yerleri, birlikte doldurabileceğimiz zamanlarımız olması niyetiyle.
a-2 şişe
esti rüzgârın
gönlünce savrulsak da
ömrünce dinmeyecek
amenna
bıçağını indir derinime
kemiğime değ
iliğimi bul, sancımı kes
huzur bu mu demek
tenindeyim kanımla
gerek yok dahasına
sonrasızca boğuldum
damla damla doğruldum
genzimi yakan votkayla
sonrasızca oturdum
içmeye koyuldum
dudağının lekesi bardağımda
öptüm tüm uçlarından
başım omzundan kucağına
inip kaydırağınla
farkındasın koyun koyunayız
sevginin telvesi damağımda
neon ışıkları
soluyor göz rengim
peçetelerde kirpiklerin
sızıyor kapaklarından
her yaş ayrı bir gün
a-3 karşı karşı
yola revan olmuştum zamanın tam ortasını bulmuştum
ortasında gözü vardı ta gözünden vurmuştum
dalda turna bırakmamıştım
dalgalardan bir türkü tutturmuştum
dalgasına hep hepsi dalgasına
dört ortalı dört okka bir defter tutmuştum
hergele biçim geçmiştim zamanın tam ortasından
zamanın ta ortasında durmuş
zamanın ta ortasını bulmuş
tam zamanında orda olmuştum
te ne zamandı
bi’ derli dertli toplu duruş
ince kıyım bir reverans yapmıştım
bende bir kalbin birörnek yarası vardı
ilmek olsa örülmezdi kıymık oldu battı
ve çektiğim yerde kaldı
a-4 söngün
bütün şehri karşıma aldım
seninle bugün karşılaşmadım
zaman bitmese ne yazar
geçmişken zamanımız
geçmişken zamanımız
yürünmeyen yağmur ne işe yarar
yaktın
yandın sandın
yanıldın
suya yazılı’ydın
a-5 tekrarı yok
sen bütün yalanlarınla
yine de dürüst
ben bütün doğrularıyla
nasıl da yalancı
aynı şeyi konuşup
ayrı yerlerde durduk
yumup gözümüzü
görüp yüzümüzü
yollanmayacak bir mektubun
edilmeyecek bir telefonun
sözünü verip yazıp arayıp
tekrarı da sonu da yokken
ne beklemenin ne beklememenin
havada asılı
havada asılı
düşünceme girdin düşüm oldun
düşün ne denli düşünüldün
gayrı kim uyanıp da
peşin sıra düşsün
bir kışa yeter bu
pek kısa yaz yağmuru
da bir kişiye yeter mi
b-1 bi çift yalnızız
o güzün gecesinde
elbette ki kate winslet’ten
bir poz kesiyordun ya, saçlarından mütevellit
güldüğün hoş bir kesit
iyi bir âşık değildim
yüreği menkul kendinden
yirmilerimde o vakit
bi’ çift yalnızdık
hem yalansız hem ansız
soğudu kanımız
kaldı mı geride kıyımız
oturduğumuz kayalarımız
hep o aynı sahildeyim
gönlün ecza dolabıydı, sevgim reçetesiz yağmaladı
sen tükendin bana da yaramadı
ilacım, bizzat senmişsin
bittiğinde aydım
herşey “sil baştan” mıydı, belki de “titanic”dendi
zihnine kazıdığım pozda
saçlarım değildi umrumda
iste ya da isteme, olan oldu artık anla
atlatırız bile zamanla
bizden bile güçlüdür günler
onlar gibi süreceğiz
özleyip hem devam edeceğiz
b-2 10 aralık 2019
her şeyi bildiğini mi
sanıyorsun
yaptığın tek şey
istersem yaparım
diyerek
bir şey yapmamak
ve
bir şey yapmamandan
ben bile
bir şey yapman olarak
bahsetmeye başladım
allah belanı versin
her boku anladığını
sanan
tek marifeti
bir sifon gibi
kadınların seni çektikçe
içlerinde ne var ne yoksa
götürmek olan
boktan bir herifsin
olacağı bilmek
ve mümkünlerimi
bunları anlamak
tam tersi hâlinden
daha fazlasını katmadı
bana
istemek bir inşa değil
bir düştü
ve fazla uyarılmak da
nasırlaştırır hisleri
dahası yok
istemiyorum bu
heveslenmek
nişan alınıp avlanabilecek
bir kafese kapatılabilecek
gülü kana bulayabilecek
kanatları pır bir kuş
değil artık
benim için yakalanabilecek
dallarımı yanlarıma indirdim
konacağını bulamasa da
sıçmasına hâlâ açık pist kafam
talih kuşunun
eğer varsa
b-3 evinizde bulamadık
seninle yaşamak beni delirtiyor
gözlerini belertiyor elleriyle belirtiyor
dişlerini sıkıyor sesini kısıyor
dedirten bunu bana yine benim sana
bak, diyorsun karşı apartmanda
çatı katının balkonunda
geç bir kahvaltı yapan
o erkek ve kadına
hayalim buydu yalnızca
gerçeği bırak
hayalimiz bile yapamadım
kendi soluna leğen kemiğine
yasladığın “masumiyet” kolisi
içinde en üstte bi’ çift çizme
ve eşantiyon bir ciltli defter
sana aldığım bir kitapsa
tek şey bırakmadığın rafta
henüz tek toz üzerine konmamış
iki yerin altını çizmiş
bana böyle veda etmiş
“sen galiba hayattan korkuyorsun”
ve
“her bi’ boku siktireden o herif
olmaktan da hoşnutsun,
aklını başına toplamalısın”
ve salondan odamıza bir daha
çıkamayacağımız merdivenimizde
bıraktığın yedek anahtarın
aslı da kalmayacak
iki katı gibi evin
ikiye katlandım kendi üzerime
son dubleyi vurdum dublekste
çekip çıktığım kapıda
tırnaklarının son izleri
tahrip etmiş zamklı kağıdı
üzerinde sonsuza dek geçerli bir not:
“sizi evinizde bulamadık…”
b-4 benim kudretli baltam
defterler açılır, tutulur, kapanır. defterler unutulur ama unutmazlar.
bu defteri sırf kendim için kapatıyorum. birisi için ya da birisi benim için açmasın diye.
birisi okusun, okuyayım diye değil. ben yazarak unuturken, unutanın kendisi de olmamak için tuttum.
aydınlığa alıştığında
kısık ışıklar da karanlık gelir
parlak gözlü insana
kör gözler iyi bilir
karanlıkta nereye
bakmak gerekir
artık ölüm korkusu
pencere pervazı
balkon korkuluğu
kıyılarında durduğumda
bi’ iki adım geri attırıyor bana
çok meşakkatlisin, diyor. insan seninleyken bir akademideymiş gibi yaşıyor. nesi varsa yıkıp sorguluyor. senden ayrıldığındaysa asla mezun olamayacağını anlıyor. sense birikmenin gerektirdiği çaba ve vakitten, felsefenin bitmeyen yol ve arayışlarından falan dem vuruyorsun. hepten sinir bozucu oluyorsun.
hiç sıkılmadın mı bu laflardan
şunu da okudum bunu da izledim
yalan dolanlarından
tek inandırıcı yanın sevginken
ve inandığım yalnız sevgin için
konuştuğun yalanlarınken
asla uymadığım için hiç unutmadığım öğütler
bir
kadının seni yatağıyla aldatmasına asla müsaade etme
iki
nasıl geldiyseler öyle giderler
sabahın köraydınında beni uyandıran ya da uyutmayan
eski bir aşka dair ettiğim dün gecenin
lafları değil
sabah uyanıyor değilim
uyuyamıyorum
poşet yeşil çay içtim
kitap falan okuyor
ve iyiden iyiye sıkıcı bir adamlaşıyorum
betofının sağırken senfoni yapması mantıklıdır
ama bir sağıra betofınlık yapmak budalacadır
bendeyse dahası var
birkaç gece önce başlayan bir bitiş
olmalı kanaatindeyim
uzun ince silindir bir bardağın içinde
yani nasıl geldiyse öyle gider
bugünse bir başka bitişi bitirmeye randevuluyum
başlayacak sanıyor götümü
karşısındaki koltuğa rezervelemiş
şimdiden eski şimdisi köhne
güzel kadın
en azından birisinin yatağına
aldanmanın önüne geçeceğim
bugün düşününce güzelim
dün bugün olmuyor
duman oldum tütüyorum
bunu içimde tutuyorum
bir vapurda bacayım
şimdi ne yapacayım
dünya bizdendir bizden yanadır
iyi güzel de dünya ne yandadır
gayrı bir kuyuda karanlıksın
karanlık dipsiz
kuyu susuz yusufsuz
yazdım işte.
b-5 mümkün değilmiş
başım çatlıyor, gözlerim kan çanağı.
öyle dingin, öyle dinleğim.
lambama börtü böcek üşüştü, içinde ölüp kalıyorlar.
deniz ikiye bölündü, ikimize de yetmedi.
sana yol verirken beni dibine çekti.
neyim varsa fırlattım attım.
kumumdan tozumdan silkelendim.
kağıt kesiklerini, tırnaklarıma sinmiş kirleri, mürekkep lekelerini parmak uçlarımda hissettim.
mümkün, güzel bir kıyıydı.
çıkmak mümkün değildi.
göğsüm beni topyekûn kafesliyor.
panik atak, derinlerimde gümleyen.
yüzeye vuruyor, sesi ben oluyorum.
yakamda yaftam, çıt çıkarmadan.
bir an, kalbim çatlıyor diye korkarken, kulağımı bir başka vücuda dayıyorum.
duyduklarıma dayanamayıp daha fazla dinleyemiyorum.
yine de zarımda çınlaması kalıyor, yırtılıp patlıyor.
tıkamaya geç kalmış oluyorum.
sonra adım sesleniliyor ama sesleneni kayıp.
yastıkta makyajı, yorganda teri.
üzerimden silinsin diye suyun soğuğuna girip, sudan soğuk ağlıyorum.
ayılamayıp şofbeni üçe çekiyorum, arınamıyorum da.
silinenin kendim olduğunun ayırdına varıp.
mümkün, güzel bir kıyıydı.
çıkmak mümkün değildi.
boynumda morluklar, sırtımda çizikler.
çöpümde, bitmiş ruj ve kırık tırnak.
kendimi bir başka yatağa yatırıyorum.
bari kadınlar pansuman olsun, beni yarım saatçik uyutsun.
yeter, yetti. belki geç, belki erkendi. hep yorgun ve bitkindin, yine de güçlüydü yüreğin ama bir sana yetmedi. aşk, seninle sevişirken içimde kırılan aynalardı, camlardı. kesildim, kanadım. bari şimdin olayım diye bantlamaya çalıştım ama yaralarını savamadım, dermansız düştüm. ayrıldım. yeter, yetti.
boşver, boşver… haklısın, biliyorum.
ağrımı kesen, acımı dindiren şifalı merhemlerini süründüm.
o gün, yakın bir karşından seni gördüm.
çoktan, karşılıklı ama inanamadan terkedilmiştik.
kaç gece, gün doğana kadar seni bekledim. bazı şeyler günlerle birlikte geçmeyince, ben de gün gibi battım. bazı şarkıları son kez dinledim. gözyaşlarım, ondan da tuzlu oldukları karadeniz’e karıştı. yeter, yetti. canım sadece seni acıttığım için de yanmadı. yeter, yetti.
ben de hep korkulardan ibarettim.
sen seversen gözüken bir hayalettim.
gel gör ki takatim kalmadı.
yine de en büyük inancım varlığına, şairin dediği o büyük insanlığınaydı.
bir zamanlar bahçem dediğim göğsünde artık salıncağım olmasa da.
soru işaretleri kalktı, sorun işaretlerde değilmiş.
kancası devrildi noktası kaldı, takılmamak mümkün değilmiş.
mümkün, güzel bir kıyıymış.
çıkmak mümkün değilmiş.
unutmanın ve hatırlamanın kronolojisi
1- bataklığın kalbi
her yanı yosun tutmuş kayalar
tanrıdan verilecek can arıyorlar
dizime kadar çamur, doldu taştı çizmemden
zift, metan, sülfür girdi genzimden
katran kuşanmış üstüne sarmaşıklar karmaşık
bataklığın kalbiydi bu, durumuna alışık
nereye bassam nerede dursam balçık cırlıyordu
çarpıyorum sanan yürek çırpındıkça batıyordu
gel diye fokurdayan oydu biliyordum
yaklaştıkça daha da, daha da diyordu duyuyordum
bir kedi gördüm orada mırlıyordu derdiyle
ısırganlar dikenler içinde can havliyle
kulakları eksilmiş kuyruğu sallanmakta
kırık tırnaklarının arasından irin akmakta
sordum bataklığın kalbine, neden beni çağırdın
sordu bana, cevabını neden bende aradın
sen bataklığın kalbi, bataklık da dünyanın
sivrisineklerine vurgun masmavi damarlarının
yılanlar oluklarına çekilip
fareler yuvalarına gidip
yorulmuşken asfalta basmaktan ayaklarım
etimin her zerresine hücumda karıncalarım
batacağım eylesem de eylemesem de
ağzımda yüreğim, nabzım gözbebeğimde
kurtarılmalı kendimin bu en ücra köşesi
üstüm başım yara bere, elimde ispirto şişesi
kalbimi buladığım bataklığı kurutacağım
ya çekip çıkaracağım ya da boğulacağım
2- 30 ekim – 15 kasım 2019
ama bir bıçakla göğsümü yarardın
kalbimin yanığını soyardın
külü dökük
sönük
hâlâ avcundan serpilirdi
en yakın yıldız adını bilmediği
sahile oturmaya koyuldum
döne bulana sana kıyılandı denizler
düğümlendim yosunlara
yapamadım
bilmediğim sözcükler arayıp
seni sevmeye çabaladım
bildiğim sözcüklerle ayrıldık
yapamadık
yara beremden bir çizik yapıyorum
birleştirmeye
zaman bu olsa diyorum
kendi üzerine büksem
geçmiş güzel bir güne gitsem
günler geçmiş ve güzellik gitmiş
geçmiş gitmiş
bulamıyorum
gün görmese de yaşlanıyor gözüm
bir damla gözyaşında ısıl ıslak
yanıyor yanılıyor mani olamıyorum
kuruduğum yerden çölde bitiyorum
dikenler geriyorsun güneşime
dokunamıyorum
sarılmaklar dolanıyor sarmaşıklar karmaşık
ellerin ellerimin kilididir aranıyorum
oysa kırılmışız eklemlerimizden
kemiksiz dillerimizden
yürekten dört oda fokurduyorum
kaynayamıyorum
3-yolların geçtiği, yılların geçmediği
yerlerden ilerledik
su yolunu bulur değildi
su yolunu bilirdi
unuttuğum sandığım gömülü duygular
bazı bazı bir ürperti
bir mide nahoşluğu gibi belirir
bir aşının hatırlatma dozu gibi beni uyarır
ve hayır
korumaz
yalnızca hasarı azaltmak adına hazır kılardı
bir depremi önceden bilebilmek gibi
ama yalnızca saniyeler önce
herşey yıkılmak üzere
yalnızca canını kurtar
hayatta kal
herşeye rağmen hayat
yanıma geleceğin, yanımda olacağın ve benim de senin yanında durup bana anlatmanı, sadece senin bana her ne olursa olsun birşeyler anlatıyor olmanın zevkini yaşayacağımı düşünerek bekliyorum seni
demişti
yaşadığımı yazmak mı
yazdığımı yaşamak mı
sorun
turuncu sokak lambasının
kollarını iki yana açmış bir mesih
ellerini koynundan ışıl ışıl çıkarmış bir musa
olduğunu düşündüm
düşen kar tanelerinin aynı soydan geldiğini
ufacık farklarla
eşsiz ve özgün
olduklarını samimiyetle düşündüm
her birinde sevdiğim bir yüzü görüp
gözlerimi bir taneye dikip
yere düşene kadar takip edebilmeyi
defalarca denedim
içtim
tanelerin düşüşlerini yavaşlatayım diye
içtim
o tanelerin
baş aşağı dönmüş dünyamın
milyon kere büyütülmüş küresinde yağdığını
düşünmeye dayanabilmek için
içtim
mümkün olmalıydı
aynı kelimelerle
başka türlü de sevebilmeliydi
insan
4-nekroloji
seni, bir ölüyü özler gibi özlüyorum.
oysa söylediklerim ne bir kahır, ne bir ağıt ne de bir yanıt.
korkmasaydın mezar taşlarından, elinde taşımayı sevmediğin ceketler, omzundan asmaya nefret ettiğin çantalar gibi taşımazdın kendi cenazeni.
gömülmediğin toprağıma saçtığın o tohumlar bunlar, şimdi her ne diyorsam.
ne alkolü ne de sigarayı bıraktın.
sırf uykun için bıraktığın işlerin, kadınların yanında. hepsi her zaman elinin altında.
sihirli bir lamba yapıp ovaladığın dünyanda.
bir an olsun bakmadan, kararttığın ışıklara.
dilediğince döndün onlara, hep sen hep sen hep sen.
sen ne zaman kafanı güzel yaptıysan, sen ne zaman uykunu almışsan, ne zaman sevişmişsen doyuncaya dek.
sen ne zaman müsaitsen, ozaman.
bıraktığın yerde bulamadığındaysa dünyalarını, içerledin sensiz de dönebildiklerine şaşırıp.
güneş olup doğduğun yerlerden batıp gittiğinde, boşlukta başıboş savrulduklarını bile anlayamadın.
öyle çok bakıyordun ki etrafına, ama yalnızca ilgini çektiği kadarıyla.
yalnızca sen görmüyordun, kendini, ne hâlde olduğunu.
kendi dibine kör bir mumdun.
hep ateşini aradın, fitilini sormadın.
kendine kör bir dilencisin, gezip sokak sokak, evinden uzak.
üstüne vurduğun her kilit içeriden, intihardan bahsetti sana.
öyle dinlemedin ki bunu bile, duymadın etme dediğini de.
bohçasız bir yağmacıydın, eline ne geçirsen, bir diğerini bıraktığındandı.
kırdın vitrinlerini oyuncakçıların, şekerci dükkanlarını talan ettin.
rengârenk tekerlekli o bisiklettin, arka ayakların yeni sökülmüş.
kabuk bağlamadan daha unuttuğun, dizindeki yaralar.
sızısı geçse de izi hep kalan, ne zaman baksan orada olan.
miskin, turuncu bir kediydin, şrödingerin kutusunda.
sevin, besleyin, terketmeyin diyen.
hiç ayrılmayan çıkmaz sokağından.
ölüyor mu yaşıyor mu, kimsenin cesaret edemediği bakmaya.
bulduğun her dört duvarda, kendine tozlu raflar kurdun.
oturduğun yerden, kendinden bir serseri yarattın.
yine de mazur görülen, hınzır bir çocuktun.
ta ki başka parklara gidene dek.
korkak.
vedalardan, görüşmek üzerelerden, kendine iyi baklardan kaçtın.
sen hazır olmadan kimseyle yüzleşmedin, tek yüzü olan sanki senmişsin gibi.
yakıp yıktığın her ne varsa hep onlarla övündün, utanmadın enkazlar üzerine yükselmekten.
bir bakış olurdu yüzünde, en alçaldığın vakitlerde bile, yukarıdan bakabilen karşındakine.
insan yerine koymayan, tiksinen, boka bakar gibi baktığın.
bırakmak için başlamazdın belki, bırakmazdın da, ama sürdüremezdin de, beceriksiz.
art niyet taşımamayı, intikam gütmemeyi, çok sevmeyi geçer akçe sandın.
yaptığın yanlışları, kötülükleri masum kılar.
bilincin önemi kalmadığı taksirlerindi hepsi.
kopmamayı, bağlı kalmak sanmaksa en büyük hatandı.
git dememeyi kal demek, kendin gelmeyi hiç denememek.
herkese yetmeye çalıştıkça hepimizde azaldın.
bitmesen bile dibin geldi, seni hangimiz ne yapsın.
sanırsın sana söylemiş aşkın nur yengi, “avarem” şarkısını.
kaç yer, kaç zaman, kaç kadın, kaç kere?
yetecek durulmana? bilmiyorum.
başına topladığın, eskisinden bir karış daha az havada ve dingin aklın.
ama hep çalkantılı kalbin.
hiçbir zaman olamayan, vadettiği o liman.
karadeniz gibi, durgunluğuna hep aldanılan.
sana söyleyebileceğim daha neler neler var, ama inan hiç gücüm yok, mecalim yok, hâlim yok.
artık bende bir mezarın var, buluşuruz belki başında.
yalnızca şans diliyor, buruk avuçlarım sana.
5-optografi
ne zaman başladığının önemi, bittiği zaman beliriyor.
birbirimizin dünyasıydık, evet.
ama kabul ki dünyayla da aramız pek iyi değildi.
kaçacak bir gezegen gibi birbirimizi bulmamızdan sonra, evlerimizi birleştirir gibi tek bir hayata geçtik ve kaçıp sığındığımız yer birbirimizken, gidip kurtulmamız gereken yer olmayı da birbirimize biz yaptık.
yaşadığımız dünyayı mahvedip, suçu da dünyaya attık.
kırmızı dantel işlemeli elbisen ve kızıl saçlarının uyumunda
acaba hangisi hangisine uysun diye diğeri var
diye düşündüğüm uyumda seni aradım.
yerlerde ve yükseltilerde, duvarlardaki girinti ve çıkıntılarda
plastik, açık ve koyu kahverengi
enlemesine uzun, beyaz alçıdan kabartmalı saksıların
ve üzerinde çinli kadınların sonsuzluğa durdukları dandik porselenden
eski kıymetsiz vazoların içindeki
begonyaların, begonvillerin, karanfillerin, sarılı turunculu mevsim çiçeklerinin içinde.
ellerimin ellerine denk oluşu gibi birörnek yeşil ve el gibi asma yapraklarının ardından bana bakışında
bu çiçeklerin hangilerine hâlâ daha bir zamanlar bana baktığın sevgiyle bakıyor olduğunu düşünürken
bana bakışını ıskalamış değil, sollayıp uzaklaşmış oldum.
siyah, topuklu sandaletleriyle taşlı sahilde altları yosunlu kayalara şöyle bir yaslanıp
bana poz vermeye giderken, taş evlerin arasında taş döşeli ara sokaklarda
ardından izleyeyim diye, önümden yürürken
topuklarının taşların arasına girip çıkışındaki asimetride ve yollarda takırdamasında
senin beni daima kendi sağına, yani benim kendi soluma konuşlandırarak yürüyüşlerimizi
beynimin kıvrımlarını, kılcal damarlarımı, kalbimin odaları arasında sonsuz yollar eyleyip
artık her biri çıkmaz birer sokak olan bu tıkanıklıklarda
bir yere varamadan dünyayı tur kere tur döndüm de kendi içimde kördolandım.
geniş, ince, metal çerçeveli numaralı gözlüğünün üzerine elini
gözünü güneş almasın diye siper ederken
beni ne kadar seçip seçemediğini
senin göz numaranı düşünerek hesap etmeye çalıştığımda
artık seninle aramızdaki mesafeye teleskopların bile kendilerini seferi sayıyor olmasına
bir büyüteçle yakılır gibi midemle yandım.
beni, onu sevdiğin gibi seviyorsun, diyor.
sevmemelisin, sevginle rahatsız etmek dediğim şey tam olarak da böyle birşey.
ben, sevdiğim herkesi böyle severim, diyorum.
hah, gülüyor, sen her sevdiğinde onu arıyorsun sadece, diyor.
bütün kadınları tek bir kadının milyar karbon kopyası yapıyorsun, unutamazsın.
6- sonu bir yere varmayacak
dumansız ateşten
yaratıldım, sanırdım.
nasıl da kuduruktum
dayanamayıp sabah çekip gitmeyene
yastığa akmış iltihaba
sinmiş şekerli esansa.
hırçınlaşıp bunlara
pim, fünye, düzenek
yelek gibi giyinirdim
patlayacak yer arayıp
yersiz sinirlerimi.
yarı insan
yarı tanrı görüp kendimi
tanrısallığımı aşağılayıp
ölünmeyecek bir yaşamda anlam bulamazdım.
içimdeki çocukla gırtlak gırtlağa
dolanıp salıncağın zincirine
her seferinde boğulan.
sıcak asfaltını ilk tıkırtıda
terkeden o kertenkeleydim
hep tetikte, hep huzursuz
varsa bir kaderim
buydu, her zaman böyleydi.
sırf çene, gedikleri tıkar gibi
laf sokuşturup ayırt etmeden
kim varsa, kim alınırsa
bananeydi, bahaneydi
katlayıp sıkıştırılan
bir kağıt gibi kornişe
kimse görmesin perdenin ardını
gerek kalmasın güneşliğe.
fevriydim, hoyrattım, başıma buyruk
kendimi beğenmişliğim damlardı
manşetlerimden paçalarımdan.
kovuğumdan bakıyordum
kovduğum hayata
yalıtılmış, konforlu alanımdan
tadı olsun diye aldığım soluğun.
böylece farkederdim
taştandı kalplerimiz, tıpkı dünyanınki gibi.
boyunlarında, bileklerinde, kulak memelerinde
aksesuardım kadınların
takar ve takılırlardı bana.
boktan bir yere gelmiş
boka batacak
ve bokta boğulacaktım.
sonu bir yere varmayacaktı
savruk insanlık, ipler birbirlerine dolanmış
tellerdeler, yüksek gerilim
bir yerlerinden kopacaklar, belli
ve benim türüm, kördüğüm
çok tırnak kıracaktı
çok makas
çok bıçak köreltecektik
kesip atmaya mecbur
bırakıp sevenlerimizi.
an, dar bir mefhum
kıpırdayamadan kalakalıp orada
ecelini bekleyip.
bir zamanlarki ben’di bu
geçmiş zamanla çekimli
şimdiyse sükût
altından kadehim
susup içiyorum kana kanaya
titremesi kesilmeyen başparmağımla
tutup sıkı sıkı kavrayıp.
tökezleyen her adımında
çekip gitmek olsun
yakalamak, kovalamak olsun
yerinde bile sayamayan
ne ileri ne de geri gidebilen
zamanın yürüyen bandında
mütemadiyen düşen.
ama dün
dünde kalmayan dün
sanki hâlâ bugünmüş gibi
fişnekliyor, galeyanım oluyor
boğulmamış, dikleniyor
eski ruhum, o herif
dönüp öldürebilseydim
kökünden hallolur muydu
bilmiyorum.
bir elimde baltam
diğeriyle yontarken kendimi
taptığım kendimin makus kaderiydi
acıkınca, yiyecektim
bunu bilmekti dehşetim
herşeye rağmen başım dik
ensemde hissedip
soğuk, keskin demiri.
ve sikime takmıyordum
kullarımı, kul edildiklerimi
epeydir de böyle
hatta başka türlü olmadı
yerimizi başkaları alacak
biz gibi devinecekler
ne varışsız yarış ama
ha gayret, buna hayret.
niye, nasıl, neden özlenir
işe yaramaz, boşa gitmiş şeyler
atılmalarına rağmen çöpe
sızdıran poşetlerde
leş kokuları burnumuzda
sildikçe, yıkadıkça inançla
çıkmayacak o leke, inatla.
bütün bunları hatırlamak
bir işe yaramıyor
tıpkı unuttuklarım gibi
def etmeli, ne kaldıysa
zonklayan, sancıyan hafıza
zaten eriyik
bir de buhar olup uçsa
molasız, paydossuz.
ölmeyi dilemiyorum
geleceğini bildiğim tek şeyi
o eceli bekliyorum
sabır istihkakım tükenmiş
suyunu çekmiş varoluşum
gençliğim son raddede.
bir kalabalıkta bekleşip
yenildiğini de görebilmek için sırf
ve buna tek çaresi
kendini yenmek olanlarla
zaferleriyle yenik, çakma pirius’lar
cesetleri sürüklenen yerlerde
at arabalarıyla, toz kaldıran artlarından
her defasında yiten, bir ağıtta.
yalnızca mahşerin endişesi içimde
yanarak, azabı uyanmak olan kabirde
ne bahanem ne de şiirim kaldı
tanrının lanetlediği.
yazarsam düzelir sandım
daha beter oldu
başlanmamalıydı, başı da yoktu sonu da
bir yere varmayacak
sizlere içi boş, dışı boş, dibi boş, başı boş bir dünya bırakıyorum.
sonu bir yere varmayacak.
zeigarnik etkisi
I
dört ayak üstüne düşer dört ayaklı her sehpa
üstelik elimin tersinde oksitleniyor aminler
ve esmaülhüsna dilimde aşınıyor
altalık da derdim ne de uyduruk bir kelime
tuhafiyelerde boncuklar misinalara dizilirler
neden ıslak bezdir bezli su olamaz mı
kanca taksak ancak yetişemez miyiz
balıkların alıklığına
üstelik musa bile yitirirken tuttuğunu
ve mısırın kapıları menteşesiz
altalık da derdim ya yittiğin yerde
hızır biter peygamberin tahammül
eşiği olaraktan
kuru bez diyelim kuru göz pınarlarımız
ve torbalarımız ki ayetlerde yeri yok
fişlerdeyse yirmibeşkuruş
tozunu almaya yeter dört ayaklı sehpanın
elimin tersiyle
adı yüzüklerle süslenmiş
birinci yüzük
–
bu kadın
muallak bir yaşta olmalı
38-42?
yaşı
ayak numarasıyla aynı olmalı
güzelliği
biraz da
güzelliğinin dökülmeye başlamasından geliyor olmalı
eskimekle kadimleşmek arasındaki ince fayda
duran bir bina gibi.
çektiği sifon
şu zincirli
elle çekilenlerden olmalı
su
götünün altından değil
başından aşağı inmeli
vakumsa bacakarasında
peki böyle bir sifon nerede olabilir?
belki
dandik bir pansiyon
ya da ev
belki
kendisiyle yaşıt
zamanının
ortanın iyisi
görgülü bir evinde.
gece çektiği sifonları kim sayar bu kadının?
evde
içerdeki birisi mi?
yan daireden birisi mi?
yan odadan birisi mi pansiyondaki?
yoksa
benden başka kaç kişi daha
duyup bunu hesap ediyordur
diye düşünen birisi mi?
kaç kere
ve
kaç sebeple
kaç kez
çekilir bir sifon?
ikinci yüzük
–
kanatlı karıncalar gelirdi
ufak penceresinin ışığına
sokak lambası kalabalıklaşınca
birden sönüp kendisine bile hayrı kalmayınca
-mevsimi de ele veriyoruz bu sayede
buna göre
giyim
içim
belki
bir vantilatör
fişte
belki
sineklik gerekli
ortama-
belli yağar yağmur birazdan
birazdan biraz çok belki
üşenmeden üşümeden üşüşüyor
lambalara yağmur sinekleri.
üçüncü yüzük
–
otel odasında geçmeye her şey çok elverişlidir
zaman da buna dahildir
zaman da bunu
içi elvermese de kolkaptırmasa da bilir.
sigara içil
ir
mi
mez
mi
bizden önce kalanlardan anlardık
yasak
mı
değil
mi
yasaksa
bile
içilebilir
mi
denenebilir
mi
denilebilir
ki
bizden önce hep şans vardı.
dördüncü yüzük
–
seni bir seviyorum önce
sonra milyon kere hassiktir
vazo yerlerde sonra
şangır ve şungur elele
ulan vazonun ne işi var
bizden de bekar bu evde
ne işin var bu işin içinde lale
ne lalesi sevgilim kim ola ona bakar
lale evden de bekar
evde kalır pencere kıyısından bakar
yol kenarlarında kıyılan lalelere
beşinci yüzük
–
suzan hanım tutuşmaz bir saman
içten içre tutuşmak istemez mi zaman zaman
suzan hanım yalnız caddelerde
ve yalnız kalabalık caddelerde
bir şuh yürür sanki denizde yürür
sanki denizin dibi bir kum kalkışımı
sanki tuzu göz yakmıyor sanki
ağlıyor gözyaşsız gözleri
yaşsız zamansız
amansız
ansız
sız
e da lar önce kendinden sonra kendinden
ayrı apayrı bitişir önce
sonra itişir kaba kalabalık caddede
ayrı apayrı caddelere düşer
suzan hanım sırçalı gece lambası
içten içre yanmak istemez mi
sanki vakitliymiş gibi zamandan tasarruf
olup turuncu bir sokak lambası.
altıncı yüzük
–
telefonu vardı te ahizeden cenabet
ıslak yımışak mendillerdi
su vurmazdı taharetine
kumaş değmezdi avretine
otuziki dişin yirmisekizi seks
dördünü söktürür yerlerini diktirirdi.
yedinci yüzük
–
aklı başında… sonra sayıklamalar…
anlamadın
diyor kadın
anlamadın da değil, anlayamadın diyor.
anlayamadığını biliyorum, anlayamayacağını biliyordum.
kimse beni anlayamadı, sense anlamadın!
bunu yapabilecekken yapmadın, istemedin beni ve bunu!
seksinci yüzük
–
ah etekleri dizde sevgili kızlar
siyah zemine yeşil yaprak
saten etekli ah sevgili kızlar
sabahlara kadar saçmalardım daha
sizlere ve sizlerle
lâkin çoğulluk ürkütücü
velâkin olsaydı vakitlerden sabah.
ağzınla kuş tutsan
da ki kuş
gün ışıdı
ev ısındı
kedi işedi
bir hırkanın yettiği
ilkbaharın gelişi
camlarda çoğalan güneş
gözümü alan sırtımı ısıran
hırkam koluna takılır
dur gitme der kapı
ama insan üşümez mi
en soğuk mevsimde
çok açık bir pencerenin
hem de tam dibönünde
bir çiçek solmayı mı düşünür açmadan
hiç değilse yavru bir kedi için
gelsin dürüst bir bahar
–
gökte bulut esareti
hani bir kudret helvası da
indi inecek
bıldırcınlar desen bıldır bıldır
taşlar işaretli
nasıl unutsun fil hafızam
hortumu helaya layık
ekin gibi yenik
su gibi akıp yıkayıp
biriktirip ama yıkmayıp
yıkarsa sel olur
geçer zaman
cik
alaaddin ya da belediye kararı
gözlerinin yumunu ovalıyorum
“ne var alaaddin?” diyor
–
ben bir belediye kararıyla
yıkılacak adam mıydım
ışıklar bu saat söner
diyen adam gelsin beri
kapasın bu ışıkları gerisin geri
kabul diyorum kabulüm
buna mukabil kabullenemiyorum
ben hep ayakta
ayaklarda yürürüm
güzel bir şiirin peşine
düşmem düşülmez
düşülse de peşi değildir sıra değildir
sırası değildir şiir yazmanın
güzel şiir düşürmez
ben bir belediye kararıyla
yıkılacak adam mıydım
sonra ikiye üçe bölünür herşey
herşey herşey herkes herkes
ikinin üçün katlarıdır
kağıt bile en fazla yedi kere katlanır
elimle saydım yetmedi
herşeyi ellerimle saydım
zikreder gibi saydım zikri fikri
bir diye parmaklarımın birer birer saydım
bitireceğim seni şiir
abaküs var boncuk yok
teker teker saydım
tek teker el arabaları
tek tekel lambaların yanı
tek elin yettiği tek yer
ben bir belediye kararıyla
yıkılacak adam mıydım
banktım oturuldum kim kıça yer vermedim
kaldırımdım basıldım kim ayağa çiğnenmedim
burada biteceğimi nereden bileyim
başlarım diye de hiç bilmedim
ben bir ampul parladı diye
sönecek adam mıydım
anlayışlı pek de yaşlı erkekler ve anlamıyorsun diyen gözleri yaşlı kadınlarla dolu barda
yırtık afişte
yırtık aşüfte
uzaktan göz alırdı
yakından işe yaramazdı güzelliği
matmazel diyordu bana
ben o cinsten bakir değildim
–
üzülmelere üzülürdüm eskiden
üzülmesine üzülürdüm eskiden
üzülmesin diye üzülürdüm eskiden
üzüldüğüme üzülüyorum şimdi ben
üzülmediğime üzülüyor eski ben
balat
cıvıl kere cıvıl sesi
saçının kızılı kırıyor
sahil yolunun turuncu ışığını
annesi öleceğini anlayınca
terkedilen yenidoğan bir kedi
de böyle cır cıvıldır
katmerli kahkahaları
denizin üstünde seken
yassı soluk taş gibi
seke sektire
buzlu bir kadehin ardısıra
sesi bulaşınca rakıya
rakı beyaz kere beyaz
saçının dip boyası gibi beyaz
bir yanı kırık bir bulanıklık
(…)ta (…) taverna
cümlesi cümle karalı beyaz duvarlar
güneşsiz kurumuş bir demet
narenci turuncu yayla çiçeği
porselen vazosunda beyaz
bardağa iki parmak su diye
gülüşünü ekledim rakının üstüne
adı su diye
peynir beyaz ekmek beyaz
örtü beyaz peçete beyaz
envai meze beyaz
sarımsak beyazı peynir beyazı
kavun göbeği beyazı
bazı şeyler istediğimiz gibi gitmez,
sen varsan ben varım
sen yoksan ben n’aparım
–
bir dağ bir eşkıya güzelliğidir
bir jandarma bir dağa ancak bakar
bir eşkıya bir dağa belki yeter
kolluklar pazulu kolsuzlar yürekli
–
hem yanan hem yakmayan ateşim
gündüz gözükmez gece görülmezim
kaç karganın hafızasında peynirim
gak derken lak diyeyim
kuyrukdolan tilkilerim
–
dökülmüş yapraklardan
ben bir avuç olsaydım
–
ay da batar bir diken olmasa da
güneş de batar bir gece olmasa da
gece de biter bir gün olmasa da
şiir de biter bir bilen olmasa da
–
mevsimi geçti koklamam gülü
kırmışım kafesini sikmişim bülbülü
istediğimiz gibi bitmez de
çelme
güzel şiir düşürmez
çelme adında bir şiirin
muzipliği olabilir bu ancak
okuyan kanar da düşerse
kendine takılıp düşer
ozaman tel örgü adında
yeni bir şiir yazılmış olur
ve okuyan ve yazan
dizesinden kanar
diz dersin dizmiştir
kırmadan durduğu üzerinde
şiir ama biraz kıyam biraz secde
en az alın kadar değmeli yere
dönmeli kıbleye
tekbir başlıklı bir şiir olur bu
yazarı da okuyanı da
bizzat tanrısı
bu kendine şirk bir şiir olur
çiçeklerin bile güzelliğinize sadece süs olabileceği kadar çiçek olduğunuz gününüz için
bir isimli ki cismen şiirdir
şiire şiir yazıyorum
işim çiçek özlemektir
bir saksı topraktır öz işim
saksılar çatlatan köklüce
ilkin iklimini iki etmek
birine bir eklenip bir daha eksilmemekli
sarısını ışığına
ışığını ışığıma
borçlu değilken
harçsız haraçsız mezatsız
gönlümden gönlüm koparsa
iki hece
ece diye bir kızı seversin mesela
ecem demek için üst tırnak gerekir adama
al sana bir imla müsrifliği daha
israf etmek ve gece tırnak kesmek
günah diye
ne kestim ne de yazdım
ece doğal bir iyeyle
ecem olabilir gayri ve gayretsiz resmi
cüzdanınızdaysa
kundak
keşke
omzumdan göğe dik kardelenler serpilseydi
–
çünkü yetmemelisin bana bu soğuklardan dönebilmeliyim
elişi patik giymiş çocuklar gibi dönebilmeliyim
–
derilmemiş gülümdün
kokladım dirildim
toplandın delirdim
–
yeri bende kökü gökte bir çınar
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade DON QUIJOTE, zamanına ait olmayan bir kitabı okur:
1
la manşanın
adını hatırlayamadığımının köyünde
mal sahibine kişner cılız
mı cılız beygiri
yle yıkandıkça çeken
don kişot namıyla yaşardı
lakabı iyi yürekli alfonso quijano
ne fark çıkar eklesen toplasan
yediği bokların yanında
önemi solda hepi börtey isa
önemli olan sigara var mı yok mu
böyle demiş çin önlerinde teoman
mesele hakikatin başını bir nebze olsun
kaçırmamak hakketten harbiden ayrılmamak
hakikatin anası
don kişotun tarlası
beller durur bir başına
bir öküz alalım der panza
mızrağına takmaz kişot
o paraya rozinante alırız
bela okur panza
vaktinin büyük vakti boş
yani büyük boş vakitli alonso
susar kitap okur
okumaktan susanmaz
beyni sulanır bir bardak susamaz
ama gözleri sulanır biber gazsız
elindeki hikayede iki aile gamsız
şeyh mi pir mi belli belsiz
bir papaz kendi köyününkinden beceriksiz
iki kavuşamazı bir araya getirememiş
imam nikahsız bu durum imkansız
fakat şekspirengiz bu aşk çok imansız
ne bok olduğu belirsiz bir ingiliz
şövalyeden imdat dilemeyi düşünememiş
kalk ulan sanço yola koyuluyoruz
nereye kaykılayım sıçış bücüş yatıyorum
kaykıl demedim kalk dedim sanço
hacetindeki dik duruşunla
yatağında yataysın diye
eciş ve bücüşün arasına edemezsin
halı gibi silkelendi sanço doğruldu yerinden
halı gibi dövüldüğü onca serüvenden
sonra memnundu yattığı yerinden
ne gördüğünden ne geçirildiğinden
şişmanlığının sakinliğinden
bir beyni olsa sulanmazdı efendisi
yeni bir herzeye
bir beyni vardı
sulandırmaya kalktı
yetti de romeo ve juliet
nerde geçer bu dingildek hikaye
nerede ulan bu dingiltektere
at nereye biz oraya diyor kişot
serüvenin anlamı budur
2
mektup
ağzı açık bir zarf
ağzı kapalı olmayan bir zarf
zamkı ıslanmamış bir zarf
zamkı kuru bir zarf
hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi
hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi
hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi
hiç gizlemedim ki seni sevdiğimi
hep açık seçik
sırası
adı sırra gider
varırsa sırra girer
bulursa sırra erer
yoksa sırra kadem
ama sırası değil.
adı ağaç
adı ağacı değil
adı uzunu
upuzunu
kısa bir kelimeye sığdırır
salıncak kurulmaz
sanılır ama salınır
sıra şeklinde
ve dokuz sıra tahta
ama sırası değil.
dizer çocukları sıra sıra
çocuklar ve çocuk şarkıları
çocukça ve dizi dizi dizeler
yağ ve bal tüccarlığı
çocuk da yapar belki bir gün
çocuk çoğul çekimlenir
yaptığı en çocukça şey olur
bana yaptığınıysa çocuk yapmaz
çocuk değil ama pek yaramaz
oturduğu nikah masasıdır
ama sırası değil.
okulda kalmak için okuduğu okulun.
sırası gelir kapısında beyaz
atsız bir araba çocuk değil
nihal ve tavrı hüseyni de
beygir istifi beyaz bir araba
beygirleri yıkatmak için bekler sıra
beklemezse su beş köpük beş lira
tabancası fırçası sarı bezi sırayla
köpürtür durular kurular sırasıyla
sırılsıklam kalırsa bir sıkımda
kurur bez kurur kalmaz evde
evlenme sırası gelmiştir sonunda
sarılır beygirsel çocuğa kuyruksuz
kuyruk takıda yok çocuğun takımında
ne de beyaz duvağında
beyaz gömleğin yakıştığı bir çocuk
içinde nice renkler kırmıştır
anlamaz belinde kırmızı kuşak
kolunda yanakları al bir uşak
al görmüş almış kırılmadık renk kalmamış
bir başka demişti özdemir bunu
r diyemediği için
anlamayana anlatırdık ya
ama sırası değil.
sûz-i dilârâ (kırtasiye masrafsız suzi dosyası)
-küsgünce’den-
öncesi
–
beni bırakıp gittiklerinde
yerimde sayacağımı düşünüp
görmek için geri baktıklarında
ileriden bunu görüyor olmam
beni güldürüyor
hayalimde yani
16.38
11/4/21
bir zamanlar özgürdüm
redkitsiz bir düldüldüm
geri döndüm bir de ne gördüm
gördüğüme de döndüğüme de üzüldüm
yetiş ya ali
nerede ahali
atımı batık güne sürdüm
daltonlar utansın
uzaklardan usansın
şu yalnızlığın tekil kovboyu
ki kovboylar genelde ibnedir
bunun konuyla alakası yok
zaten bu küsgünce
çok mu çok evcimendir
19.46-20.4
11/4/21
üzgünüm leyla
mini eteklere büyüyor artık
nabzımın en kalın damarı
göğsümden içeri mevzumdun
ikiye böldün kaldı belden aşağım
aşığındım aşamadım aşağıladın
da bir de aşağı eğilse şu minik hanım
üzgünüm leyla
değilim gayrı aşağılığın
artık ne gözüm gözünde ne özüm özünde
gözgöze dizdizeyken bile
gözüm bir başka göğüste
arka masanın servisini dizen
hanfendi bu dizeler size
yemek söylemememe rağmen
çatalını istirham ederim
çok memeli bir cümleyle
4/1/21
geçiyorum cumhuriyet caddesinin yanından
başımı bakışımı çevirmeden tarafından
ben o aşkı yazdım bitti
yaşamadım hiç ki
buna şaşırmadım ki
17.42
12/4/21
hapşırık aksırık başladı gün
geldin kalbime girdin
kalbim kapalı gişe
sana istemez vize
geldin aklıma girdin
aklıma gusül aldırdın
hem kalbimde hem aklımdasın
hem de ödeme yapmamaktasın
sen ne biçim kiracısın
artık buralarımdan çıkmalısın
mülk sahibi gelecek
kimdir nerededir bilmiyorum
yoldadır diye umuyorum
bazen karşılaşırız diye belki
bilmediğim yollara dökülüyorum
bazen de eriniyorum
hayır kabul tembelim hem korkuyorum
gelmesini oturup bekliyorum
uzaktan belirip gelişini izleyip
mutlu olmak da güzeldir
herhalde
bu halden iyidir
mi
görmeden bilemem ki
n’edem ki
10.50
13/4/21
esnası
–
zorladım bir isim uydurdum
adını suzi koydum
arzu şelale yatağımdan doğruldum
bunu hemen günceme kondurdum
ha diye de ismini yazamam ki
(…)
17.40
18/4/21
hayata asılır gibi
asılamıyorum suziye
aşılamıyorum kendime
ne sevgi ne de başka şey
sade ve sadece heves
suziden ret yemek
katmerli rezalet demek
bu yüzden bu gel de uyuyalım yüzlü kıza
bir yatağın dalgalı nevresim çarşafına
giden yola çıkmaya
açılamıyorum yürüyemiyorum
rezil aslında ağır kelime
ama daha hafifini bulamıyorum
orta kararsız düşüncelerim
kifayetsiz
suziyi ve beni düşünüyorum
kıyafetsiz
17.52
18/4/21
suzi olmayacak bir iştir
günümün güncemin mahzun yüzü
şenlensin diye bu deftere nakşolunmuştur
onu gördüğümde suzi
kalk gidelim yüzlü
hadi uyuyalım gözlü
belli üşüyen elleri
ne işim var burada hisli
beyaz ten üzre kızıl kestane saçlar ile
tül inceliğinde
gelen ışıkta içini gösterir edepsizlikte
daktilo parmak alık bakış
bir kızcağız
idi
suzi olmayacak bir iştir
21.52
18/4/21
suzi olmayacak bir iştir
uzun esmer bir çocuğu severdi suzi
(…)
komik sempatik
seneye işini ele alır bir çocuk
o sırtını devlete
suzi başını omzuna
dayayıp dayanıp dayanışıp
geçinip veya geçinemeyip
gidebilirlerdi
(…)
suzi olmayacak bir iştir
23.20
18/4/21
suzi olmayacak bir iştir
takiben değil takriben
gözüme kulağıma iliştikçe
duyarbilmezoğluyum bunlara
toplu taşımayla ilişki dönmez
muhtemel aynı vakitler
düşmüşüz iken esmer aşkların peşine
biliriz ama tanımaz gözetmeyiz uzak mesafeleri kilometreleri
yollar gibi aşklar da biter yine de
yolun varılanı makbul
yolda kalınan maktuldür
yollar böyle katildir
geçemez bir sonraya
okul öncesi ve esnası ve sonrası sevdalar
dile gelmez söz edilmez
çözemez bu işi
çok özel ve eğitimci kız
ve türkçe edebiyatçı çocuk
(…) altıyüzelliyedi kere mutlu bir başka şehirde
(…)
mevzubahis şudur
suzi olmayacak bir iştir
23.30
18/4/21
suzi olmayacak bir iştir
bilmezden geldiğim bilmemkaçıncı selimden
sana bu ismi çaldım
yüksek bir makamdan
muhtemel aynı anda duyduk
selim icadı sûz-i dilârâ’yı*
sana deyişim pek şapkasız
çünkü sen olmamaklıksın suzi
bir gün gerçekten gerekirse
örterim bu ismin başını
bir başka (…)ya
hem seni açık görmek isterim
bunu bir de böyle anla
bunu gel de bir de böyle anlat
sır gizdir giz güçtür
güncede sır tutmak çok güçtür
kim okursa okusun banane
elaleme ne kime ne
burası benim gerisi çok da sikime
bazı bazı çok öteli kilometrelerden
bir beğeninin kalbini bildiririm suziye
ve şimdi kalemlerim izmaritlerine dayandı
ben yazmaya dadanınca kurşunlar dayanmadı
elde var boş şarjör bir silah
ve küsgüncem delik deşik nişangâh
yakından felli uçlu kalemle yazacağım
ezcümle
suzi olmayacak bir iştir
1.41
19/4/21
(…)
bir de aklımda suzi ismi
sayıklandı isimlerden
ayıklandı isimlerden
nâduygu sırf merak
(…)
suzi sen de bir şey yaz
(…)
18.50
19/4/21
bülbülün aynaya şakıyışı
suzinin günceye yazılışı
2.55
20/4/21
boş vakit gözlerim
beş vakit suziyi süzer
gözlerim daldığı derinlerde yüzer
denizin tuzu yüzülen deriye pansuman
beşe beş katarım şaşı bakar şaşar kalırım
da bir tek bakmaktan şaşmam
süze süze süzgeç olduk
yüze yüze yüzgeçle soluduk
en derin dertleri
bata çıka da olsa
düşe düşe yüzüstü düşten düşe yüz üstü
yüzsüz olduk iyice
ola ola olmaz bir işin
tuttuk zarlarını atmadık tuttuk kendimizi
düşeş bekleriz ama biliriz
atarız kemiği olmaz kimse köpeği
oluruz gebeş
kalırız ki zaten halihazırımız tek eş
şu an bu şiiri yazardır
pek kıpırtı yoktu bugün
suziden
ellerimle kolladım
pek bir hamle bulmadım
tek bir hamle yaptım
o hâlde sakıncasızım
bu hâlde suzisizim
bir izm değil suzisizim
olsa da ben tanımazım
olsa olsa suziyle birbirimizden
biraz haberdarız
tanıdım tanıdı
birbirimizin tanığıyız
fakat tanışmamışız
bu hususun sanığıyız
suzi kalksana
şiir yazdım kalk sana
adını kaç kez andım baksana
sesim çıkmaz ama duysana
bir gün yazdıklarımı okusana
ne küçümsesene ne de abartmasana
beni ortaşeker anlasana
5.40
20/4/21
bu sabah
suziye neden suzi dediğimi unuttum
sonra bir an düşündüm durdum
hatırlamasam memnundum
hatırladım
bunu yazmaya memur oldum
uzaktan hoşsun değil
uzaktasın ve hoşsun
ve sana ne yazsam boşsun
belki bir gün derim sana
ne durursun da görür de okursun
sanmam ki çok zorsun
ama elde var mesafeler
13.56
27/4/21
açılmadan kapandı
kırtasiye masrafsız
suzi dosyası
dile kıymık bir ad kaldı
susamış ağzımda yalnız
zaten öyle bir anlatasım vardı
yalnızca bu
hepsi bu
işte böyle
bir yeniye takarım gayrı dilimi
bir yeniye yorarım güncemi
belki hayra yorarım
bir yeniye koştururum gayrı kalemimi
14.43
2/5/21
sonrası
–
şu general gökyüzüne
saat kulesi önünde
durdum sigara yaktım
dickens’ten araktı zaman
nabzımı pili yaptım
–
gün bütün bir dün
yarım kalmasın dedim
eski kağıtlar topladım
eksik kağıtlar kovaladım
kağıt kesiği ellerim
kesik kağıtlar topladım
apartmanların onlarca
kargaların yüzlerce
gözleri
onyüzlerce gözleri
günügününce
birkaç saniyede unutulacak
birçok senelerde hatırlanacak
şekilde bakar görürdü
kolum kanadım tutmaz
pulsuz zamksız kağıtlar topladım
tenimde güneşin en sevdiğim rengi
sokaklara karanlıkları bırakıp şimdi
sarı turuncu kızıl eflatun mor
çekemedi beni çekilip gitti
her bir renkten kağıtlar topladım
–
abdülhamid
kendinden öncekilerin
ve bilhassa kendisinin ilkinin
yapmadığını
azizi olanınınsa yaptığını
pek zamansız görebulup
dağın ve ovanın ve yerin ve göğün
tüm zamanların ve yangınların
bakagörülebileceği bir saat kulesi
dikyaptırdı
soranlara
osman ve orhanın
patlamayan topların sıkıntısından
yıkıldığına inanmazlar diye türbelerinin
deprem icat eden allahına değil
bir yıldönümünün şükrünü
ettiğini söyleyemedi
soran eden göremedi
osman ve orhan bursayı
kol saatsiz fethetmişti
çelebi sultan da yattığı yerden
biraz doğrulursa bu saati görebilmektedir
ama tüm bu fetretin içinde
dedesinin sandukasına vurulan
tekmenin sesini duyacak vakti olmamıştır
–
bakıp
yaz gezgini / güz düşkünü
yaz gezgini
niye durursun tepemde
gölgeye
hiç ihtiyacım yokken bile
fırça yemiş
rüzgârdan
fırçaya gelmiş ressamdan
saçık bulut
açık deniz
kirli kedi
ıslak martı
yosundan mahrum ıssız kaya
yaz gezgini
yaz gezgini
hangi ezgini
şekerli düşün
kabustan evirdi
bilmem bilemeyiz
kimdeniz nereyeyiz
bi le me yiz
yaz gezgini
/
güz düşkünü
üzgün düşü
senin görmenin mümkünlüğü
ve uyanmanın ürküntüsü
bu rüzgârlar
eğdirmez bizi birbirimize
uymaz iklimlerimiz
güz küskünü
tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç
1-serbest şiir
taşak ister
tutsak şiir diye bir şey duydunuz mu hiç
duymazsınız
kölelik kalmadı sanırsınız
herkes eşit
bütün o erkek yazarlar
tüm bunları özledikleri
eski ya da yeni bir seks için
yaptıklarını unutuyormuş gibi
tam da o anı yazmazlar
oysa kağıt üzerinde nasıl durduğunu
merak ettiği için
tutan kadınlardır
o korkak elleri
yıllar içerisinde ara sıra
birileri çıkar ve çok lazımmış gibi
yazdığın şeyleri eşeler
senin gömülü kemiklerinin
köpeği olurlar
sen kumunda bir kediyken
bunları kime yazdın
diye bir soru da sorarlar
bunları neden yazdın
daha az salakça bir soru olacakken
akıllı kadın adını yazacağın kalemi
kırar atar
aynı iç çamaşırıyla giydirilip
becerilmek istemez
ben şiirden bir insan yarattım
tanrısıyım şiirin
onunla kırıştırdım
masalarda sözler verdim
çocuklar peydahlattım
nafakasını ödedim
tutsak şiir diye birşey duydunuz mu hiç
serbest diye de duymamanız gerekirdi
hatta şiir diye de
yalnızca
yazmanın esrik
fevri
başına buyruk ezgisi
2-arthur, orhan ve ben
uyanın beyler uyanın
rimbaud’un 17’sinde bitirdiği iş
çocuk oyuncağıdır
orhan veli “taşşak sarması tarifi” adlı bir külliyat bırakıp gitti
pezevenk yaptı edebiyat tarihçilerini
dante asırların kazığını attı hepinize
yemeye doyamadığınızdan mı
çıkaramıyorsunuz
bi’sikim iş yaptığınız yok
saygı durun bana
şiirin itibarını kurtarıyorum
kemiklerim köpeklere oyuncak olmadan
3-kör ozanların açtığı bu yol
yürünmez
ama edebiyatı
yatağımdan kaldırdığı
onca kız için suçlamayacağım elbette
en iyilerine yer açtırttığı için müteşekkirim
sırf sözünüzle sevişen bir kadının
isası oluverirsiniz
kötü edebiyat da iyi edebiyat da
sekse davettir
ortası yoktur
ortada kalanın tek yapacağı şey
edebiyat yapmamaktır
düşmeni ya da çıkmanı
beklemez seks
seni bir uçtan diğerine
çarpmayı seçer
seçilen sen değilsin unutma
homeros’tur
virgilius’tur
dante’dir
edebiyatın acı talihi erkeğe aittir
kadın hep kadınken
erkek durmadan bir ad arar durur
penelope beatrice kleopatra belkıs
koynuna girip girmedikleriyle meşhurdur
peki ya helene
4-fosil
uzun cümlelerden hoşlanmadığını
mektupları saçma bulduğunu
söylenemeyecek şey olmadığını
düşünen sana
ilk kez yazarken
şiirse son kez yazıyorum
yaktıklarından da bildiğin
şiir güncelerimi
yılı geçiktir tutmuyorum
içlerinde senden bahseden
tutuklu günler elbette ki var
ama bütün bunları bitirirken
bir aşkın ne acısını ne hatırasını
hatta ne de kendisini
anlatmak istemiyorum
o günlerde kalmış
insanlığımızın fosillerine
bakıyorum
sadece bakıyorum
en büyük yanılgım
yaşanması gereken yılların
yaşanmadan geçebileceğini sanmak oldu
seni düşünmediğim çok
düşünmeyi istemediğim çok çok
zamanlar oldu
ama en fazla başarabildiğim
o gün seni sadece bir kez anımsadığımı
farkedebilmekten ibaretti
anlatmak yerine çöpe attığın beni ve geçmişi
üzerine yeni kayıt çekilen
kasetler gibi
yeni günlerde yaşadın
bir başka eskiyi
aşığım diyerek kendini
nasıl da aşağıladın
ne ben ne de zaman
sana böylesini yapamazdık
süsü püsü yok
her ne diyeceksem
artık seni de sana da
anlatmak istemiyorum
ama seni sevmekle duran zamanın
yine sevmeme rağmen nasıl geçtiğine
hâlâ hayret ediyorum
götümü sırtımı
bir bank
bir sinema koltuğu
bir dolmuş camı
bir okul sırası
bir mutfak tezgâhı
bir yatak çarşafı
bir duvar
üzerine koyduğumda yaslandığımda
gözlerim bir doğan güne
bir batan güne
kolumu yastık yapıp koyduğum başım
tavanı seyrettiğinde
tek gördüğüm
beni sevmeni özlediğim
krala veda
1-krala veda
“cambaza bak! cambaza bak!”
gitti kasketli herifin
cüzdanı göt cebindeki
düşmedi cambaz ölmedi cambaz
sahi, bu ne vakitti?
kandırası kalmamıştı kimseyi
yalnızca heveslerini çalmak
şaşkaloz göz bebekleri
sürtünme, kıvılcım, kav ve duman
krala veda! krala veda!
–
dönüş bileti kesilmemeli
geri dönüşümsüz yüreği
sakız olmuş çiğnemeli
bittiğinde şekeri
ister yut ister tükür at!
hatunun tanrısı zamandı
gençliği ona kurbandı
şimdi hangi putuna tapmalı
rimeline mi rujuna mı?
yaşlı cadı! yaşlı cadı!
–
hatıraların cam küresi
bakana kırılır tutanı keser
mazinin karsız mezarı
ne taht ne taç sadece bir taç
krala veda! krala veda!
zaman selinde tahta kayık
bir yangının külleri ve
kollarıdır küreği yarıyorken suları
biri merhaba biri elveda
krala veda! krala veda!
10/4/25
3.58
2-kara üçleme
kıyı, kırılarak ilerlemeke.
virajların ardı, çocukluk günlerin kadar uzak,
çıkmayıp batmaya dalsa da bebek gözlerin
büyümekteler, miyop mesafeler.
ve göremedikçe, bugünü büyütmekteler.
seni seyredişime müsaade buyurdun.
öyle zannediyorum ki
işte bu göremediklerini de
seninle ve görebildiklerinle, ben göreyim
ve tüm bunları ve de beni de
sen bende görebil diye
bunu ve beni kabul ettin.
yazık.
kum ve ateş, yani biz
bizden ne cam ne de ayna olacak.
sırsa aramızda olmazdı.
çok yazık
su ve rüzgâr, yani biz
bizden ne yığma ne de yontma olacak
bak bana, bak bana,
kalkmak için mi yoksa kalmak için mi
oturduk bu kayalara?
saklının görgü tanıklığı
soran olursa işim budur
bunu biliyorsun ya,
o hâlde neden sessizsin
endişen, bir şeyler söylemiş olacak olmana mı
yoksa konuşursan söyleyeceklerine mi dair?
asıl korkuncu, bu kara kumlara
suskunluğunla gömülmek olmalı.
yatağımızdan hiç çıkmamalıydık.
sahi, biz neydik orada?
yatağımız neydi?
zaman nehrinde bir sandal,
ve bir çift kürek.
birbirimize beyaz bir çarşaf üzerinde inandık.
parmak izlerimiz, göğüs çukurlarımızda birikti.
yaşamanın duru suyuyla doldurduğun vazonu
tuttuğun o sandığı yalnızca orada araladın
çiçeğimi verdim, kandın.
evet, evet…
senin kasıklarında mezar, benimkinde taşı
ne gömdüysek, ne yazdıysak,
amenna.
hani soyunurken elbiseni
sanki terk ediyor gibiydin
tenini.
saten bir gecelik gibi
giyindin beni
geri.
vedanın ucuz hediye paketi kağıtlı
plastik saksılı küpeli çiçeği
poşetinden çıkarılıp, toprağı değiştirilmeli
ne zamandır kullanmıyoruz diye
bizi öldü sanan
konsolun üzerinde duruyor.
son gecenin son sabahının
son kazancı, artık âmâ bir evin.
reddetmek ne münasebet
geceden kalma bir bardak
bayat suyu alıverip
evden çıkmadan hemen önce
sulayıvermeyi?
20/3/25
–
12/5/25
4.9
3-kara kutu
kollarımı iki yana açtığımda
kanat sanıp çırpacağıma
bir dala tutunaydım ya
ben cambaz mıydım ki
denge bulaydım
aşağı bakacağıma
karşıya bakaydım
–
irtifa düşmekte
ben düşmedim iftira
istifa etmedim hayattan
istifade edemesem de hazlarından
irtifa kaybı
yaşama hevesi kayıp
bulamayana ödül
can pazarı borsası
yere çakılaydı
–
aslında yazmak istediğim
nasıl bir uçak düşer de
geriye bir kara kutusu kalır
ver her şeyi anlatır
işte böyle düşen bir insandan
geriye de lafım bu ya
kara bir yürek niyetine
kara bir defter kalacaktı
ve her şeyi anlatacaktı
niye uçaklar yekûnen
kara kutunun yapıldığı maddeden
yapılmaz onu da anlatacaktım
yazacaktım ki nasıl ki
uçak böyle yapılsa uçamaz
ağırlığından ağırlığından
insan da yalnızca olamaz
yürekten yürekten ibaret
geriye yalnızca o kalsa
ve her şeyi anlatsa da
–
“içimizde kalmalı her şey”
29/5/25
5.20
–
7/6/25
4.15
4-sarı cemal
ne yesem ne içsem hepsi bugün bugün…
çook da hörgücümde dünya…
sırtımı kambursuz düşürürüm yatağa ve
sonra bi’ de yumuyorum ki kirpiklerimi off…
ooff… oofff… oooffff… oofofofof…
görebildiğim en yüksekteyim işte o an
gördüğüm o uzay kim bilir nere
de
bendeki talih de yıldızın kuyruklusu işte
başıboş gezerken boşlukta boşluktan boşluğa
boştan boşa uzayı bir baştan bir başa
yanayazarken bir kav kandırmaca bir parıltı
serin bir akşamüstüydü geçtim gittim
ama kambursuz hörgüçsüz sırtımın üstüne
yatağa uzandım mıydı off…
ooff… oofff… oooffff… oofofofof…
işte o zaman tasını ovalamayıgörün kafamın
yanınızda belireyim puff puff pufff
önünüzden uçup gideyim üf üff üfff
yükseklerde tüteyim tüt tütt tüttt
–
çıkrık, kova ve yosunlu kara taşlar
kuyuyu ve suyunu tanıdın mı?
içinde güneşin orospu oynaşı
suyun durgunundan sakın
aradın mıydı bulursun
eğildin miydi ölür
yine de kendini kunduz sanma
bil ki bu çağ bizim ganjımızdı
sen içinde yıkanmıyorsun diye
durmaz da geçilmiş sayılmaz da
zaman nehri
–
farz biç ki kervansız bir deveyim
yularımı sana vereyim
ve sen de yitmişliğimin kaygısını dindir
nalsızım ya, anlamazsın bile
yanında mıyım değil miyim
gri zihninin akışına aruz katmam
içindeki çölden de seninle geçerim
uzak bir ay bile gündüz gözükür böylece
ve gece yıldızlarda yön değil
fal ararız az günahsız
–
kendini bana bırak.
bağrımın korunağından çıkan
tüm bu anlattıklarımı
zırhından sıyırıp ele veriyorum.
beyazlara bürünmüş kadın
kum tepeleri gibi her an değiştin
vahalar gibi hep uzaktın hep de gözüktün
yılanına, akrebine, çıyanına, fırtınana rağmen
izlerin bile yalan olmasın istedim.
suyun, yaprağın, kuşun, rüzgârın, ışığın
sesleri olsun yeterli, yeter bana dedim.
sahte misin? yok musun? umurumda mı?
üzerine kan değmesin
piramit yüreğimin labirentlerinde
gezer gibi lahdini arıyorum.
7/6/25
4.24
–
11/6/25
1.21
soğuk çay
günü ilk çayı şekerli olsun.
sırf cam ve kaşık sesi için.
yani günaydın, ben buradayım!
benim iptidai varoluş tarzım.
kimseyi ikna edeyim diye
ağzımın çorunu, gözümün çapağını
silmek için uyanır uyanmaz
yüzümü alaaddin usul ovalayamam.
buyum, buradayım ve tam da bu kadarım.
–
küçüktüm. kahvaltı sofrası hep,
hep daha da büyüyecek sanırdım.
benimle beraber, benim gibi.
oysa ömrün günleri gibi azaldı.
hazırlayanları sofraya oturanları…
(masa değil, sofra.)
hatta, sofra bile kalmadı.
meğer ki buymuş, yavaş yavaş
tomurcuk katılmaz, şeker karıştırılmaz olurmuş.
ömür, günün yalnızca ilk çayını tek şekerli içmek.
yalnız ya da değil, önemli değil
tereyağlı ekmeğimin üzerine tuz serpilen
bir sofrada olmaktı istediğim.
18/6/25
9.30
24/6/25
2.43.59
çiçek tozu
zifin
28/8/25
çiçeğim, soluyorsun, çürüyecek misin göz göre göre?
ben senin suyunu gökte, toprağını saksıda bulmadım ki…
çiçeğim, saydamsın, ışığınsa gözü yok. içinden geçiyor, gidiyor. görmüyor, anlamıyor.
çiçeğim, soluyorsun, çürüyecek misin göz göre göre?
1.18
sarı orman gülü
28/8/25
çocuktum, sanki şimdi neysem…
ürkek, tırsak ya da her ne dersen
önce sırtımı yaslayacak bir ağaç bulmuştum
başım öne eğik, izleyecek bir karınca bulmuştum
dua etmek acizlikti zannedersem
tanrı seni duyarmış her neredeysen
giz fidanıma can suyu vermek için ağladım, ağladım
giz ormanında sarı orman gülü yetişmez anladım, anladım
çocuktum, sanki şimdi neysem…
uyu dendi büyü dendi
büyüdüm, uyuyamıyorum
dandini dandini… bu uyku haplarının hangini?
ellerimi dürbün yapıp güneşe bakmıştım
yumup saklamayı ummuştum
gözbebeklerim büyümüştü artık beşikleri boştu
fıldır çıplaklıkları güneşte kavrulmuştu
çocuktum, sanki şimdi neysem…
makul masallar anlatıldı bana
büyüdüm, anlıyorum
bir varmış bir yokmuş… bu ağrı kesicinin reçetesiz satışı yokmuş…
kış gelmişti dökülmemiştim
bir aralık yapraklarımı sevmiştin
sırtında ürpertinin balmumu kanatları
geceydiysen de bunun içindi, ne erisin ne de çırpıp gidesin
hafıza denen naftalin hafıza denen naftalin ha…
istediğin kadar itiraz et yaşamaya
sular hiç gelmedi dizlerinden yukarıya
âşık ve alışıktım tuzuna, dalgalarına
hayat sığ diyordun ölmek derin
sığıp sığınıp suyu çekilmiş kumlarıma
izin vermesem izin kalmayacaktı
çocuktum, sanki şimdi neysem…
us dediler sus dediler pus dediler
büyüdüm, büyü de yok sihir de… sırf sinir…
abra kadabra kadabrita… bu tavşancıkların hangini?
kıymetlimi defnettim hazine sandılar
zifinlerle süsledim virane sandılar
ne sustumsa söyledim, gizlerim o mezarda
ne hazin, vakit hazan,
kırdığım dal, gel beni bu zifiriden kurtar
19.39
komar
29/8/25
morun tırnaklarıma sinmişti
rengine leke denilmişti
isim bahşederken tanrı her bir çiçeğe
keşke beni unutsaydı demiştin
beni unutma diye sızlanana delirmiştin
takıntılıydın köklü olma fikrine
hem bir yerli olup ama hiçbir yere gidememeye
dalında güzel olmakla yetinmeyen heveslerin
tutkundun koparılmaya bir başka heves için
son kendi mi gelmişi, sonrasını o mu istemişti
tek bilinen kaydığıydı hayat denilen
ıslak zeminin yaşam ayaklarının altından
hiçbir uyarı yoktu, zaten ayakta duramıyordu
bıkmıştı keskin kenarlarına yaslanmaktan insanların
kendini sulara bıraktınsa, takılmak içindi ağlarına
adım bir şarkıydı ve hep soğuk algınıydı sesin
tek ve en güzel beni söyleyen, ağlamak yorgunu
bacakları yatağa paralel uzandığında
sırf o sonra sigarası için et ete değmiş
buna değer derdi acı solumamaktı tüm derdi
sol göğsünde açtırdığım mor orman gülü
sadece o mevsimin bir çiçeği
biliyordum başkaları derecekti ve
niyeyse sorun etmeyecektim
ikna yani alt etmişti beni, maskesi depresyonlu
ne lekesi kaldı ne de kokusu
tırnaklarım kesik, lavabomda beyaz kalıp sabun
içindeki kız çocuğuna içimde kurduğum
salıncağın zincirine dolandı boynum
bu park yine de senin
diyebileydim, farketmezdi ki…
2.47
mor orman gülü
29/8/25
lütfen randevuma en az onbeş dakka kala
yanımda kafa kağıdımla, kimlik sorunlarımla
üzerinde yasal zorunluluğun vesikalığıyla
fotoğrafçıya yaranmaya çalışan kılığıyla
hâlâ kullandığıma göre eski olmaması gereken
aynadaki kavgamın devlet tapusu
seyredip kayıtsızca, beden sağlığım kayıpsızca
ömürlerin iltihapları, hayata serum sarkıtmaları
sürüklenen sedyeler değil yatanlar sürüngen değil
sürüyüp ayaklarımı doktor hanımın nihayet odasına
hâlâ hâlâ hâlâ… uykusunu, iştahını bir kadına reçete eden hergele benliğim…
rüya da istemem lezzet de baytar hanım
sizin derdiniz sebep bulamamak derdime
ne kadar kazıdıysa da arkeolog elleriniz
üç ayrı sembol bulamadı bir arada
bir de kaldırın gözlerimin üstünden
güneşlerin kirli solgun sarartılarını
otuz miligram zestat bir de çiçek dürbünü
açtılar da göçecekler mayıs komarları, doya doya seyredeyim
hani ne demişti maçkanın yiğit evladı
reçetesiz tavsiyeleri delibal nihat ağabeyimiz
“bir memlekete bahar gelir de
aydınları bunu görmez mi?”
7.27
sarı safran çiçeği
29/8/25
sarı safran
tüm renkleri üzerinde kırmışsın
bana siyah mı kalmış
yoksa onu da sen mi bırakmışsın
en güzel şeylerin kıyısına
vardığımız deniz bizim değil
karam karadenizin karasıdır
yas tutacak yaş yok gözde başta
bu sarı benim safranım değil bu başka
4.5
orkide
29/8/25
benden önce geldi kapına benden bir fazla
girdi içeri dönmedi kapıdan benden bir eksik
çiçeğinden önce şarkısı vardı açtı dinledin
bir yüzük reklamında da çıktı sonra izledin
adresini verdiğim evin yolunu unuttum
uzaktan gelmiştim eşiğinde durdum
hoş gelmemekten eyvallah etmeden dönmekten yoruldum
kağıttandır dedim artık ak yaprakları
birlikte yakmıştır denizi gibi kara kaplı defterin yanında sayfaları
3.55
papatya
29/8/25
yolacak saç bırakmadan kafamda
öyle üryan geldim yanına
demirden kanatlarında
havadan ağır bir kuşun
yolacak saç bırakmadan kafamda
ne varsa gör istedim
seviyor sevmiyor diye koparsan
fallara küserdin küsme istedim
geleceğim dedim geldim
geleceğin dedim geldi
belki kuruttun çoktan çöp oldu belki
içilmez karadenizde papatya çayı
hiçbiryerde içilmez kıtlama papatya çayı
gideceğim demeden gittim.
8.32
kral ve soytarı
gömlek cebine sığacak kadar
kelime fişlerim vardı
maliyeyi ilgilendirmeyen
üstüne de eh işte allah vergisi
ateşi yakabilecek kadar yazma becerim
yüzüne tebessüm çizecek bir fırçaya damıttım
darbeleri harap etmesin diye
ipte yürüyemezsem ipe gidecektim
öyle ya da böyle bir şekilde ölecektim
sonrasında da yaşam vardı orada da kral vardı
buradakinin hiç değilse vaatleri vardı
hâlim bile yok diyordum
meğer gülünecek hâlim varmış
soluğum kahvaltılık zeytin gibi sayılıymış.
geldi öğlen çayı oysa kırık
çiçekli porselen fincanım
yılışık gülüşmeler geride kaldı.
vıcık, katran gibi bir korkuyu çiğniyorum.
geçti sanıyorum. ateşölçer hep
hep otuzsekizbuçuk derece.
28/9/25
22.11
22.30
16/2/19
23.12
sinemada
dolmuşta
yolda
yatakta
herhangi bir yerde
dönemeyeceğimi anladığım an
artık uzaktır
acele etmeyen kaplumbağa
ecele uzaktır
fazla aklın hastalığı var zekatı farz
tedavisi yok ihtiyaçlısı yok
kül uçmasın diye değil de
etrafa leke olmasın diye
dökülen su
sol
dur
dun
5/10/25
14.57
Mustafa Kemal ATATÜRK ve Türk cumhuriyet devrimine…

Bir Cevap Yazın